Follow by Email

12 Haziran 2014 Perşembe

50ler'le imtihanım

Her kötü blogger gibi yazmayı zamanla seyreltsem de bırakamayanlardanım. Aslında benimki alelade bir seyreltme değil, her seferinde bir nedenim oluyor. Çok renkli bir hayatım var diye düşünenler olabilir; onlara geçmiş yazılarıma göz atmalarını tavsiye ediyorum ve yazıma duygusal bir giriş yapacağımı, ilerleyen paragraflarda özüme döneceğimi belirtmek istiyorum. Üzülesi olmayanlar 3. paragraftan itibaren okumaya başlayabilirler.

Hayatımda çok köklü değişiklikler olacağı belliydi ama bunların hepsi de birer tarihten ibaretti; henüz kendileriyle yüzleşmemiştim. Okul bitecek, ben işten ayrılacak, evlenecek, İstanbul'a yerleşecektim. Yarın ilkiyle başlıyorum. Şimdiye kadar hayatımdan ne kadar memnun olduğumu çok kez dillendirmiş ama gerçekte pek de idrak edememiştim. Yeni ettim. İşimi, iş yerimi ve en çok da iş arkadaşlarımı sevdim. Yarından itibaren başka bir yerlerde, onlar olmadan çalışmanın nasıl bir yük olacağı hakkında endişelenmeye ve tüm karamsarlığımla el ele vererek beni (ah, tabi onları da) ne kadar zor günlerin beklediğini düşünmeye başlayabilirim. 

İstanbul'da yaşamak (yeniden) midemde endişe kelebekleri uçuşturuyor ara sıra. Ama bu kez yalnız olmayacağım için yeni hayatımı seveceğime ikna ettim kendimi. Belki otobüsler o kadar çok kaçmaz, belki metrobüs pervazlarına kadar dolmaz, belki fönlü saçlarıma hep yağmur yağmaz, ve belki avm'lerde mahşer kalabalığı olmaz bu sefer. Evrene zarf atıyorum işte. Göz kırpıyorum. Evlenmek 'yeni bir hayat kurmak' ya; benimki tamamen öyle oluyor işte. Yeni şehir, yeni ev, yeni iş, eş. 

Düğünlerden bahsetmişken geçenlerde evlendirdiğimiz kuzenimin düğünündeki çılgın saç modelimden de bahsetmeden geçmek istemiyorum. Öncelikle belirtmekte fayda var; şimdiye dek 3 kuzenim evlendi ve ben hiçbirisine insan gibi rahat rahat hazırlanıp da gidemedim. İlkinde üniversite sınavına hazırlandığım 'kamp'tan (evet kamp) akşam saatinde çıkıp -ne gereği varsa- kuaföre yetişmiştim. Kuaförde, benden önce gün boyu bin bir naz ve talepleriyle kuaförün feleğini şaşırtan akrabalarımla buluşacaktım. Kadın artık bizden nasıl yılmışsa 'o saatte' gelen benim saçlarımı bir güzel yaptıydı, ay bir güzel yaptıydı... Herkes o gece beni sormuştur eminim kim bu... diye. İkinci kuzeninki de üniversitede vize günümdü; Ankara'dan bir önceki gün eşofmanlarla gelince pek vakit olmuyor tabi. Onun düğününe de saçlar o biçim gene, diplomat gibi katıldıydım. Gelelim üçe:

Efendim, okulda son iki hafta öyle yoğundu ki dokuz ayın çarşambası bir araya geldi. Ben kuaförümden randevu almayı düğüne 24 saat kala akıl ettim; yer bulamadım. Bildiğim başka yerler de yoğun olunca herhangi bir kuaföre gidip randevumu aldım. Çünkü kuaföre gitmem şart tabi; iki tel saçımı kendim yapamayacağım, zaten herkes de bana bakacak ya gitmezsem olmaz; istediğim modeli de gösterdim: dönem saçı yapıyoruz, 50ler. 

Ertesi akşam iş çıkışı yine o kıt vakitte gittim kuaföre. Öyle güzel ama öyyyle güzel oldum ki, kuaförden çıktığım gibi kendi kuaförüme gittim ve içeri resmen daldım! Kadın beni gördü, elindeki spreyi yavaşça yere bıraktı ve asistanına 'saçını hemen üst çerçeveden çözmeye başla' komutunu verdi. Ancak anlaşılan önceki zanaatkar kardeşimiz kafamda sprey yerine çimento kullanmış olmalı ki o üst çerçeve açılana kadar yolum yolum yolundum. Yine bu zanaatkar kardeşimizin makyörlerin feriştahıyla çalıştığını anlayınca ben, dur dedim makyajımı da yapsınlar. Bana bir kırmızı ruj sürdü canım benim, yüz felci geçirmişim gibi alt dudağım basbayağı sağa meyletti. Ööyle duruyor sırıtık sırıtık. Kendi rujumu her aklıselim kadın gibi dikiz aynamda sürüp geç kalarak düğüne yetiştim. 
Anlaşılan benim düğün tarzım bu. Kendi düğünümde de harikalar yaratacağımdan artık emin olduğuma göre içimiz rahat.