Follow by Email

16 Şubat 2016 Salı

Ayın Halleri

Merhaba,
Şimdiye kadar çoğunlukla zevzek denemelerimle tanıdığınız bendeniz, birazdan sizinle çok farklı bir örnek paylaşacağım. 'Yazın' hayatımda benim de hiç beklemediğim bu değişikliğe, yakın zamanda güzel hikayeler yazmaya başlayan çok sevdiğim birinin desteği -aslında destek diyemem zira kendisinin haberi bile yok- enerjisiyle kalkıştım. 

5 yıl önce, -dünyam o zamanlar bir toz bulutuydu- hayatımda ilk ve son defa bir öykü yazdım. Ve bununla bir yarışmaya katılma cüretini gösterdim. Ve tabiki dereceye giremedim. Fakat bu hikayeyi jüri ve birkaç yakınımdan gayrı kimseyle de paylaşmadım. Dediğim gibi, toz bulutuydum; kendimi kendime ispatlama, başarma gibi duygular yazma zevkinden daha baskın motivasyonlardı. Ellerimden çıkmış bir hikaye bana bendeki pek çok şeyi gösterirdi.

Velhasıl, yazmak, artık sadece bir keyif benim için, 

Paylaşmak istedim. Hikaye, aynı muhitte yaşayan bir grup insanın bir fotoğrafı diyebilirim.  Belki siz de seversiniz.


AYIN HALLERİ
-1-
Farklılıklara hep kocaman, şüpheli gözlerle bakan, içine kapanık bu kentte güzler doya doya yaşanırdı. Mevsim, saltanatının son günlerini sürmekte olan yazla, ardına poyrazını kattığı gibi tahta çıkmayı bekleyen kışın arasında sıkışıp kalmaz; tüm yapraklar keyiflerince solar, sararır, kızarır ve nihayet düşerdi. İnsanların üstlerinde kalan yaz coşkusu da perde perde söner, yerini mevsimle uyum içinde bir sararan bir kızaran melankoli alırdı. Kış hazırlıkları başlardı; hem evlerde hem insanların içlerinde.
Sonbahar başlamak üzereydi yine. Rüzgâr macunsuz camlara, kurum dolu bacalara yoklama çekmeye başlamıştı bile. İstanbul’a iki adım bu kentte göçmen, Boşnak, Kürt, Arnavut, Çerkez mevsimleri beraber yaşıyordu. Herkes, kimsenin çıkıp da resmen işaret etmediği hudutlar içinde biraz aynı biraz farklı yaşayıp gidiyordu.
Kentin çarşısında yaşam nispeten daha hareketliydi. İşe gidenler sabahtan sokaklara dökülür, merkezdeki mahallelerde kepenkler daha erken açılırdı. Kuyumcular mahallesinin kırk yıllık sakini Memnune Hanım erkenden penceresine tünerdi. Minderin duruşundan tutun hükümetin politikalarına kadar her şeye burun kıvırırdı senelerdir. Her şeyi çok bilir; verseniz üç günde hem memleketi adam ederdi, hem de ev hanımıyım diyen bir tabur kadını paçavraya çevirirdi. Mahalle günlerinde, başkaları konuşurken o boğulurcasına kısırını kaşıklardı çünkü yalnızca kendi hayatı dinlenesi öykülerle doluydu.
Vaktiyle kızı Bahtışen'i, otuz yıl öncesinin popüler manifaturacılarının sıra sıra dizildiği, bir dükkânın kirasıyla aşağı sokakta iki ıslama köfteci açılabilecek Uzun Çarşı dükkânlarının varyemez esnaflarından Pirhasanlar’a vermişlerdi. Aman ne düğün ne şamata! Pirhasanlar’ın Pirhasanlar olduğu vakitler. Bahtışen’in boynunda metrelerce atlaslar, en iyisinden Amerikanlar, ipekler...
Bahtışen tıpkı annesi gibi, isminden katiyen nasibini alamamıştı. Aileye bir çocuk veremediği için güngörmüş kayınvalide tarafından "çorak tarla" diye çağrılır oldu. Neyse ki adı şen yazgısı kara Bahtışen aniden kalbi duruveren pasif kocası sayesinde genç yaşta dul kalıverdi. Mahallesine dönüp annesiyle çile doldurmaya başladı. Memnune Hanım kızının kadersizliğinde onu küçük yaşta evlendirmelerinin de payı olduğunu biliyordu. Fakat kendi kabahatini yine ortalığı lafa boğarak bastırıyor, Bahtışen hayatının bu hale gelmesindeki kabahatliyi teşhis edecek kadar uzun süre düşünemiyordu bile.
Çenesiyle yiyip bitirdiği memur kocasını elli iki yaşında tez elden Hakk’a iade eden Memnune Hanım şu sıralar, tek göz bakkal Ali İhsan Tokgöz'ün kızı Leyla'ya fena halde taktı. Leyla iki yıl önce, annesinin vefatından hemen sonra komşu mahalledeki gipür fabrikasında çalışmaya başlamıştı. Uyanık kızdı. Kendini kısa zamanda sevdirdi, fabrikanın vazgeçilmez elemanlarından oldu. İşe gidip gelirken kullanılabilecek en kısa yol Memnune Hanım'ın penceresine nazır bu sokaktı. Memnune Hanım devamlı açık duran penceresinden ne vakit yoldan geçen Leyla'ya laf atsa, mahallenin oğlanlarına kuyruk salladığını ima eden laflar sokuştuyordu. Yok canım, Leyla’nın kötülüğünü istediği için böyle demiyordu elbet.
-Kız dediğin şekerini suya düşürmez. Ardından baktırır ama laf söyletmez.
Bunlara kulak versindi; Bahtışen ablasına baksındı. Yağlı kapıdır deyip de hemen kapılmamak lazımdı. Talih adama bir defa açardı kapıyı. Girdin girdin, bir daha beklerdin.
Leyla içtenlikle gülümsüyor, tüm sevecenliğiyle Memnune Hanım Teyzenin bu iğneli ikazlarına minnet duyuyormuş gibi yapıyordu. Hay Allah eksik etmesindi. Her mahalleye bir Memnune lazımdı.
Öte yandan Leyla o kadar aptal veya toy değildi. Leyla ve onunla fabrikada çalışan, mahallenin tüm çalçene kızları her öğle paydosunu çarşı içindeki Gülsever Aile Çay Bahçesinde geçirirlerdi. Her nasıl denk geliyorduysa artık, Sami’nin de o sıralarda mutlaka bir işi düşerdi aynı bahçeye. Kentin tek Mercedes galericisinin biricik oğlu Sami'nin karşısında bacak bacak üstüne atıp otururken, sağ bacağını gereğinden fazlaca kaldırıp attırışından Leyla'nın da yetişkinlerin gönül işlerinden az biraz çaktığını anlayabilirdiniz. Sami de yumurta gibi oğlandı Allah için. Ailenin yüzünü yalnızca yurt dışında okuyan ablası Şule aklıyor olsa da, aile için varsa yoksa Sami’ydi. Tüm haytalığına, iş görmezliğine rağmen annesinin de babasının da dalyan gibi oğlu, paşası ve bazen de şehzadesiydi.
Leyla'nın bakkal babasına tek göz denmesinin nedeni, dükkânın eşiğinden adımını atan her müşteriye Kore gazisi dedesini yorulmaz biz azimle yıllardır anlatmasıydı. Ali İhsan’ın iki gözü de sağlamdı. Fakat dedesinin savaşta bir gözünü kaybetme hikâyesini öyle bir anlatışı vardı ki yüzündeki dehşet ifadesinden dedeyi unutur, kendisi Kore gazisi olmuş sanırdınız. Bu hikâyeyi kendi hayatıyla bütünleştirmesinin asıl sebebi dedesinin gazi oluşunun, kendinde asla bulunmayan cesaretin vücut bulmuş hali olmasıydı. Bununla yatıyor, kalkıyor, yaşıyordu yıllardır. Gün içinde defalarca anlatılıp tazelenerek güncel tutulan bu hatıranın gölgesinde geçmişinin tüm acizlik ve basiretsizliklerinden saklanıyordu. Öte yandan öyle tarihiyle çok haşır neşir bir adam da değildi. Günlük gazetelerin, spor sayfaları ve büyük puntolu başlıklarının dışında pek bir şey okumuyordu. Bazen de elinin tersini ağzına götürüp gürültüyle geğirirken, gazozunun içindekiler bölümünü meraklı gözlerle okurdu her seferinde.
Fakat Tekgöz Ali İhsan Tokgöz gazeteler konusunda hassastı. Her sabah gazeteleri standa yukarıdan aşağıya, özenle, milimetrik şekilde diziyordu. Standının en altına öbür türlü gazeteleri öylesine bir sokuşturuveriyordu, ön yüzleri tezgâha dönük, görebileceği biçimde. Annelerinin başlarından atabilmek için iki üç kuruş verip bakkala gönderdikleri çocuklar, bodur parmaklarıyla en alt kata gayri ihtiyari sokuşturulmuş bu koca memeli kadınları işaret edip birbirlerini dürtüyor, kıkırdıyorlardı.
Leyla flört ettikleri zamanlarda Sami’nin o bıçkın duruşu, göz süzüşlerinin altında, açığa çıkmayı bekleyen bir öküzün yattığını bilemezdi. Çay bahçesinde, sinema çıkışında, Sami Leyla’yı avlunun kapısına kadar getirdiği akşamlarda, evlerine Pazar kahvaltısına geldiği sabahlarda ve bazı hafta sonları Leyla’yı İstanbul’a gezmeye götürdüğü, vapura bindirip salep içirdiği günlerde, Leyla bunu hiç anlamadı. Hafta sonları saçına fön çektirmek için gitmeyi adet edindiği kuaför İclal Abla’da, aylar öncesinden kalma moda, magazin, kadın dergilerini okumayı pek seviyordu. 14 Şubat önerilerini, küçük moda sırlarını, romantik bir akşamın anahtar önerilerini ilgiyle okuyor, kendisini ve Sami’yi şömine başlarında, puf koltuklarda düşünüp hayaller kuruyordu. Romantizmi bu sanıyordu. Bu yüzden sığ, bayağı mesajlarını cep telefonunda biriktirmek hoşuna gidiyordu. Bu klişe mesajların aralarında giderek çoğalan, tutkuya dönüşen aşkın en büyük nişanesi olduğuna inanıyordu. Uyumadan önce bunları okuyup keyifleniyor, Sami’nin ne kadar ince olduğunu düşündükçe içi titriyor, Kim bilir daha neler yapar? diye aşırı aşık sırıtışlarla uykuya dalıyordu. Leyla dışarıdan bakınca bir sakin limandı; ruhunda ise sadece fırtına değil, iç içe geçmiş pek çok doğal afeti barındırıyordu. Tutkudan ve ihtirastan örülü iç dünyası dışarı asla ışık sızdırmıyordu her nasılsa. Maddi hırsları olmasa da manevi hırslarının ateş alması bir kibrite bakardı.
Ali İhsan bakkal Sami’yi sorgulamıyordu, karakterini, tarzını… Sami arada eve gelip gidiyor, yemek yiyor, havadan sudan konuşuyorlardı. Ali İhsan bakkal Sami’yi kapıya kadar yolcu ederken sırtına güm güm vuruyor, Hadi bakalım, gene gel, babanlara selamlar, bir ara bir çayını içmeye gideceğim inşallah diyordu. O da güven verici buluyordu Sami’yi. Sami’den çok, onun varlıklı ailesiydi Ali İhsan’a bu rahatlığı veren. Leyla’nın ömür boyunca rahat yaşayacağını, kendisinin de manyak Memnune gibi dul kız üzüntüsü çekmeyeceğini düşünüyor, ötesine kafa yormuyordu. O da pek çok insan, hatta Sami’nin kendi anne babası gibi kof bir hayranlık besliyordu Sami’ye. Tipine mi, şahsiyetine mi, havasına mı bilmiyordu. Ama Sami’ye bakmak hoşuna gidiyordu. Onda göze hoş gelen bir yüz, bir duruş vardı. Göz dolduran bu boş bedendi belki de kimsenin daha ötesini sormasına lüzum bırakmayan.
-2-
Leyla ve Sami iki ay sözlü, beş ay da nişanlı kaldıktan sonra evlendiler. Leyla işi bıraktı. Kendini evine ve kocasına adamak, hayatın tadını Sami’nin biçimli kollarında çıkarmak istiyordu. Sabahları Sami’den önce uyanıyordu. Ekru ipek sabahlığını sırtına geçirip mutfağa gitmeye hazırlanırken gardırobun aynasında şöyle bir bakıyordu kendine. Dergilerdeki kadınlar gibiydi işte. Sami’yi kaldırıyor, neşeyle kahvaltı ediyorlardı. Kahvaltıdan sonra Sami Leyla’yı biraz gıdıklıyor ve galeriye gitmek üzere evden çıkıyordu. Artık gün içinde ne bir mesaj gönderiyordu, ne de arıyordu Sami. Bu telefon ağırlıklı ilginin bittiği ancak birkaç hafta sonra dikkatini çekebildi Leyla’nın. Artık hep elinin altındaydı adamın, normal tabi diye düşündü.
Evlendiklerinin ikinci ayında Sami eve geceleri gelmeye, akşamları yemek saati eve bir uğrayıp, üstünü başını değiştirip hemen çıkmaya başladı. Bu kadarı da normal değildi tabi. Konuşmak istedi Leyla. Sami’nin dövmesi, sövmesi yoktu; hırçın bir adam değildi. Ama açıkça görülüyordu ki başka bir tepkisi de yoktu. Bön bön baktı Leyla’ya. Leyla’nın birbiri ardına sıraladığı duygu ve ajitasyon yüklü cümleleri öyle anlamsız geldi ki ona, sanki karısı bir oyundaki rolünü ezberliyordu. Karısı tiradını bitirene kadar sakin sakin bekledi. Bitince, Ne saçmalıyon kızım ya! deyip evden çıktı. Bu kusursuz iletişim Leyla’yı dehşete düşürdü. Silkindi. Sami o kadar net ve kendinden emin bir şekilde söylemişti ki cümlesini, Leyla kendi duygularından şüphe etti. Hakikaten fazla abartmıştı galiba, biraz büyütmüştü sanki. Tabi canım besbelli panik olmuştu, neydi o dramatik haller, yolun sonuna gelmişler gibi yalvaran konuşmalar filan. Sonrasında aşkından geberdiğini sandığı Sami’nin arzularını körükleyecek yeni metotlar geliştirmeye, kocasını etkilemeye çalıştı.
Bir bakıma endişelenecek bir şey sahiden yoktu. Kadınla kızla işi yoktu Sami’nin. Arkadaşlarına düşkündü. Akşamları saçak altlarında, baraka önlerinde sofralar kurmayı, sahilde sabahlamayı seviyordu. Arkadaşları bu kerli ferli haliyle karıya kıza gitmeyip kendileri gibi bir hıyar sürüsünün peşinden geliyor diye Sami’ye takılıyorlardı. Piknik tüpü, dibi kazınmış teflon tava, ızgara ve balıkçı iskemlelerinden oluşan bu avare kadroyla yaşadığı sosyal hayatın hazzını hiçbir kadında ya da yuvada tadamayacağına hastalıklı biçimde inanan Sami, gruptan başka birileri daha evlenecek de düzenleri sekteye uğrayacak diye endişe ediyordu.
Leyla toplamıştı kendini, vara yoka sızlanmıyordu artık. Böyle dik durup, gardırobun önünden her geçişte kendine metanetli ve kaçın kurası ev kadını pozları atarken, ipekli sabahlıklarının yerini zamanlar kaşmir şallar, yün patikler, sonra hırkalar, derken tiril tiril bluzlar aldı. Mevsimler değişti. Sami’yle uyudukları gecelerin sayısı giderek azaldı. Yeniden yaz geldi.
O yaz, master eğitimini bitirip tatile gelen görümce Şule’yi akşam yemeğine misafir ettiler. Şule’nin bu sefer ki gelişi her zamankinden daha şaşaalı oldu. Kaç senedir Londra’da okuyan kızlarına doyamamışlardı tabi Sakıp Bey’le Meral Hanım. Yemekten sonra Sami yine fırladı gitti. Gelin görümce dertleştiler o gece. Hemen hemen aynı yaşta ve aynı mahallenin kızları olmalarına rağmen Leyla hanelerine girene kadar ikisinin ortak bir sohbetleri yoktu. O akşam Leyla döküldükçe Şule onu dinlemeye doyamadı. Leyla da bir muhatap buldu diye coştukça coşuyor, görümcesine bir bir anlatıyordu. Sami’nin eve gelmemelerinden fark edilmeyişine, süsün cilvenin kar etmediğine, yemeklerini beğendiremeyişine, çocuk istemeyişine, unutulan yıldönümlerine, ne kadar ihmal edilmiş ev hanımı beklentisi kaldıysa içinde, anlattı rahatladı.
Şule sosyoloji mezunuydu. Eskiden beri hep farklı olmuştu yaşıtlarından. Mesela moda, erkek arkadaş onun için başka şeyler ifade ediyordu. Aile, iş, ilişkiler ve hak kavramlarına fazlaca kafa yoruyor, gündemi takip ediyor, tarihe ilgi duyuyordu. 80’li yıllara özel bir ilgisi vardı o zamanlar. Kendini tanımaya çalışıyor, kişiliğine yapıştıracak bir düşünce yapısı, bir yol arıyordu. Dava insanı profili çiziyordu kendine göre. Pek çok örnek gibi bu ruh onda da zamanla törpülendi. Üniversite eğitimi, siyasi tarihe olan ilgisini biraz daha sosyal meselelere yöneltti.
Bölümün sunduğu her olanaktan, her kaynaktan sonuna kadar faydalanıyordu. Hiçbir semineri kaçırmıyor, hocalar üç okuyun dediyse o beş okuyordu. Son sınıfa geçtiğinde ilgileri ve tutkuları iyiden iyiye şekillendi. Şule kadınları tanımalıydı. Gazetelerde okuduğu kadın cinayetleri, çocuk gelinler, okutulmayan kızlar ve tüm diğer cinsiyet meseleleri takıntı haline gelmişti. Üzerlerinde saatlerce düşündüğü haberler oluyordu. Bu yüzden Kadın Çalışmaları alanında uzmanlaştı.
Leyla’nın anlattıkları Şule’ye okul yılları boyunca edindiği tüm bilgileri ve donanımı kusma fırsatı verdi. Elleri kolları havada uçuşuyor, gözleri beleriyordu. Eşitliğinden girdi önce, sonra erkeğin toplumdaki duruşunu ve bunu besleyen toplum alışkanlıklarından dem vurdu uzun uzun. Sonra asıl istediği kıvama getirdi konuşmasını. Şimdi boyun damarları şişiyor ve kadınlardan bahsediyordu hararetle. Sonradan kendi kendini dinlemek ne kadar da isterdi, şu anda resmen döktürdüğünü biliyordu.
Bu nutuk karşısında ürktü Leyla. Olayları yine olduğundan fazla dramatize ettiğini düşündü. Ne zamandır birine anlatmak üzere biriktirdiği bunca şey, bir aile dramı olarak mı yansımıştı görümceye. Pişmanlık duyuyordu şimdi. Anlattıklarından değil; içini Şule’ye döktüğü için pişmandı. Fakat Şule ateş almıştı artık ve sönmesi sabahın ilk ışıklarını buldu.
Şule bütün yaz Leyla’ya akıl verdi durdu. Herkesin bir kişiliği vardı. Hayır demeyi bilmeli, evlilikleri üzerinde hak iddia edebilmeli, böylelikle ilişkileri hakkında söz sahibi olabilmeliydi. İkinci planda kalması kabul edilemezdi. Mesele ekonomik bağımlılıksa, Leyla aptal değildi; evlenmeden önce gül gibi işi olduğunu hatırlatmasına gerek mi vardı.
Leyla, Sami’yle denenmiş tutmamış kadın metotlarıyla konuşmamalıydı artık. Ne o öyle yalvar yakar… Hak hukuk filan da karıştırmayacaktı lafa. Onun tek istediği erkek gözüyle beğenilmek, istenmekti. Bunun içinse en başta varlığı fark edilmeliydi. Dolaylı yoldan Bak giderim ha! diyecekti. Sami’nin yemekte kendisine eşlik ettiği, hatta salataya yardım ettiği o ender akşamlardan birinde Leyla pat diye çalışmaya başlayacağını söyledi.
-Benim de bir kişiliğim bildiğin üzere, bir hayatım var. Senden önce olduğu gibi. Kendim için bir şeyler yapmalıyım. Madem sen de yoksun, oyalanacak neyim var bu evde?
Çatık kaşlı, donuk sesli ve kararlı bir kadın olarak konuşmasını yaptı. Sustular.
O gece Sami uyuyan Leyla’yı seyretti. Evlendikleri geceden beri ikinci kez böyle alıcı gözle bakıyordu karısına. Güzeldi Leyla, çenesi biraz sivri, alnı da biraz genişceydi ama perçemle kâkülle kapatıyordu. Bedeni ince, teni esmere çalan buğdaydı. Ayak bileğindeki iri doğum lekesiyse Sami’ye pek çekici geldi bir anda. Sami Leyla’yı seviyordu. Leyla’yla ikisinin bir evi olması, Leyla’nın bu evi çekip çevirmesi, her geldiğinde temiz çamaşır, hazır yemek bulması hoşuna gidiyordu. Leylalı hayatı, piknik tüplü saltanatına saltanat katıyordu. Ondan vazgeçmezdi ama şu aralar bir değişiklik vardı Leyla’da. Ne işi, ne çalışmasıydı durduk yerde. Gerçi çalışsa da çalışmasa da sorun değildi Sami için, Leyla kendi bilirdi. Ama birden işe başlaması herkese uzun uzun beyanat vermesi demek olacaktı. Çocuk mu yapsalardı bir tane acaba? O zaman ilgisi tamamen bebeğe kayardı. Ya da tam tersi, daha fazla mı üstüne sıçrardı? Kocalık neyse de, babalık sorumluluğundan da öyle kolay yırtamayacağını hissediyordu içten içte. Meral Hanım Sami ilkokuldayken, yılsonu müsameresinde kurbağayı oynadığı gösteriye mühim bir misafiri nedeniyle gelemeyen babasını nasıl da paralamıştı. Günlerce bakmamıştı adamın suratına, sorrumsuz diye diye evi avluyu dar etmişti koca adama. Leyla şimdi böyle konuşabiliyorsa o zaman daha çok diklenirdi herhalde. Sami sonraki gecelerde baba olmanın kıyısından hep son anda döndü. Cesaret edebileceği bir şey değildi bu, baba olmak onun harcı değildi.
Şule ayda birkaç sefer Leyla’yı arayıp yoklama çekiyordu. Bu tacizlerden illallah eden Leyla görümcesine her şeyin yolunda olduğu, Sami’nin kendisiyle pek ilgilendiği, artık fikirlerine de değer verdiği şeklinde, Şule’nin canına değecek laflar etti. Kızın içinin yağları eridi. Ne çok biliyordu, ne kadar doğru tespitlerde bulunup ne kadar doğru şerbet vermişlerdi ağabeyinin nabzına.
Sonraki yaz Şule yine tası tarağı toplayıp yaz tatiline geldi. Sami’yle olan gözden gönülden uzak ilişkisini hazmetmiş olan Leyla, Şule’nin onu tepki vermeye zorlamasından endişe ediyor; kendi hayatı uğruna mücadele etmediği için eleştirmesinden ise basbayağı korkuyordu. Arzuları sönmüş, beğenilme kaygıları kaybolmuş görünüyordu. Bu başıboşluğa alışmıştı. Hem evli hem bekar hayatı ona, sadece evli olan kadınların tadamayacağı kadar çok özgürlük vermişti. Ya da o böyle inandırdı kendini. Belediyenin kurslarına yazıldı, haftanın birkaç günü mefruşat ve seramik kurslarına katılıyordu, hafta sonunda da pasta kursundaydı. Gırtlağına düşkün bir kadın değildi kendisi; yaptıklarını bazen babasına bazen Sami’nin ailesine götürüyordu. Gelinini elinde pastalarla çıkagelmiş görünce kayınvalide Meral Hanım’ın sevinçten içi pır pır ediyordu. Leyla, refah içinde yaşayan ev hanımları gibi hem kendini geliştirecek, hem de kocasını mutlu edecek meşgaleler buluyordu. Meral Hanım da hem doğru gelin seçimi yaptıkları için, hem de gelinlerini böyle mutlu yaşattıkları için pek gururlanıyordu.
-3-
Şule o yaz da Leyla’nın peşinden ayrılmadı. Ancak bu sefer sürekli olarak Leyla’ya Leyla, şey… diye başlayıp lafı saçma sapan bir yere bağlıyordu. Leyla bu savaşçı kızın ne diye böyle süt dökmüş kedi gibi dolaştığını çok merak etti. Temmuz ortasında buram buram sıcak bir akşamüstü baba evinde yenen bol sarımsaklı yoğurtlu kızartmalardan sonra herkese bir rehavet çöktü. Kayınvalide sehpanın üzerindeki gazetenin bulmaca ekini dörde katlamış, boğumlu gerdanını yelliyor, kayınpeder galerici Sakıp bey bir elinde kumanda, TV kanallarını dolaşıyordu. Yaprak oynatmayan cinsten bu yapış yapış akşamda Şule’nin göğsü git gide daraldı. Leyla’yı Size gitsek ya? diyerek dürttü. Leyla nihayet beklenen patlamanın yaşanacağını anladı fakat hala Sami konusunda rapor vereceğini düşünerek çekiniyordu. Yine de bu bayık ortamdan uzaklaşmak daha iyi bir fikir gibi göründü.
Ben sana bir şey söylemek istiyorum, dedi Şule. Leyla kendisiyle ya da abisiyle alakalı olmadığını anladığı bu bir şeyin ne olabileceğini düşündü yürürken. Evin kapısına geldiler. Camı kapısı kapalı olan ev hamam gibiydi. Leyla dolaptan, babasının bakkalda sattıklarından iki gazoz kaptı. Kendilerini balkona attılar.
Şule bir nefeste Londra’da tanıştığı Ahmet’i anlattı. Ahmet’e aşık olmuştu. Orada başlayan aşk, Türkiye’ye geldiklerinde farklı şehirlerden internet yoluyla yaşatılmaya çalışılmış ve başarılmıştı. Ahmet Londra Ekonomi Okulu’ndan mezun, donanımlı, buna oranla havalı fakat bundan haberi yokmuşçasına zarif bir adamdı. İlginçtir ki Ahmet İstanbul’da eğitimine göre vasat denilebilecek bir iş tutmuş; sosyal hayatına daha çok özen göstermişti.
Ahmet’i Şule için asıl özel kılan şey onun kadınları çok iyi anlaması, malum meselelerde çok yerinde hükümler vermesi ve eşitlik yanlısı olmasıydı. Şule hayatını adamayı düşündüğü bu kadın-erkek eşitliği davasından asla taviz vermeyeceği gibi, kendi ilkelerine ve düşüncelerine ters düşecek bir adamla asla bir ilişki yürütemezdi. Ama neyse ki Ahmet Şule’yi ve öteki kadınları Şule’den bile çok düşünüyordu. Ona göre uyumsuz hiçbir şey yoktu. Ondan ölesiye emindi. Öyle iyiydi, böyle eşsizdi. Ailesinden önce Leyla’nın fikrini almak istemişti. Babası arıza çıkarır mıydı ki? Bu kez de sabahın ilk ışıklarına kadar bir mükemmel Ahmet dinledi Leyla.
Aileyle tanışma sürecinde Ahmet’in,  Şule gibi düdüklü bir üniversiteden mezun olup üstüne bir de master çekmiş olması gönülleri okşamış, Ahmet Şule’ye olan saf aşkına tüm aileyi inandırmıştı. Sonraki hafta Ahmet’in ailesi Eskişehir’den kalkıp Şule’ye görücü geldiler. Yenildi içildi. Herkesin suratına yapışıp kalmış gülümsemelerle hoş sohbetler edildi.
İstemeye geldiklerinin ertesi günü Meral Hanım soluğu mahalle gününde aldı. Damadının kalorifer kazanı üreten bir firmanın ihracat koordinatörü olmasına takılıp mesleğini biraz daha açmasını rica eden Memnune Hanım’la takıştılar.
Şule’ye göre Londra'da tanışmış olmanın ilişkilerini gıpta edilesi kılan, rüya gibi bir yanı vardı. Hafa sonlarında en güzel, en romantik İngiliz köylerinde dolaştıklarını, aşklarının bu zamanlarda pekiştiğini ve birbirleri için yaratılmış olduklarını anlayarak yurda döndüklerini anlatıyor; birbirilerinin hayatına müdahale etmemelerinin büyük bir özveri ve uyum örneği olduğuna vurgu yapıyordu. Dahası, bu anlattıklarına yürekten inanıyor, kendilerini ideal çift modeli olarak görüyordu.
Ahmet sevimli bir adamdı. Rahattı. Adab-ı muaşeret onu fazla bağlamazdı. Kaba değildi ama karısı kadar kalıplara dikkat etmezdi. Ağzı çok laf yapar, o konuşunca millet gülme krizlerine girerdi. Bu salaş tarzı onu pek çok kadın için çekici kılıyordu. Arkadaş ortamlarında Şule yine Londra hikayesini açtığında o da mimikleriyle karısına canı gönülden destek veriyordu. Şule onun için de mükemmel bir eşti.
Fakat o karısı gibi ilişkilerini bir vaka olarak görmüyor, Şule’nin makalelerinin temelini ilişkilerinden aldığını fark etmiyordu. O felsefeden, derinlikten uzaktı, uzak kalmalıydı. Hayat kendini sonucundan emin olamayacağın davalara adayacak kadar uzun değildi onun için. Yalnız Ahmet’in bu güzide felsefesini paylaşarak Şule’yi yıkma gibi bir düşüncesi yoktu. Şule çok derinlerde, Ahmet ise yüzeyde akıp gidiyorlardı, suyu ne demeye bulandıracaktı.
Ahmet en beğendiği şeyleri anlatmak için en kralından lafını kullanıyordu. En kralından yemek, en kralından gol... Zamanla akademik çevresini kemikleştiren ve önemli denebilecek bir konuma gelen Şule kocasının bu ifadeyi kullanmasını pek avam bulmaya başladı. Akademik çevresiyle bir araya geldikleri toplantılarda da kullanacak diye kaygılanıyordu. Genç kızlık edaları geçmişti üzerinden. Hem ilerlemekte olan yaşı, hem taşıdığı kimlik onu kontrollü ve donuk bir kadın haline getirdi. Heyecanını göstermeyi erteliyor, kurallar ve prensipler çerçevesinde giderek tekdüze hale gelen bir hayat devam ettiriyordu. Bu kontrollü hayatından ölesiye memnun, kocasına ise ölesiye aşıktı.
Çeşitli dergilerde ve gazetelerde makaleleri yayınlanıyordu Şule’nin. Pek çok seminer teklifi alıyor, gönüllü çalışmalara katılıyor, dernekler kuruyor, kadın farkındalığına ilişkin kampanyalara öncülük ediyordu. Sayın Şule Köprülü olarak haberlerde, sabah programlarında da görünmeye başladı. Kadınların özsaygı adı altında evlilik kurumunu yıprattığını ima eden bir yazarı canlı yayında görüşleriyle paraladıktan sonra adını duymayan pek kalmamıştı.
Birkaç ay sonra yurt dışındaki üniversitelerin bazıları Sn. Köprülü’yü bir konuşma yapması için kongrelerine, panellerine davet ettiler. İlme irfana aç Şule alanında iyiydi hoştu da, Sn. Köprülü olduktan sonra biraz buldumcuk da oldu. Git gide özgüveni arşa çıktı. Kimseleri beğenmez, kendi fikri üstüne fikir tanımaz biri olmaya başladı.
Ancak garip bir şekilde hala Ahmet’i kendi benliğinden ayırmıyordu. Bir gün ardında Rahibe Teressa gibi izler bırakacağını sanıyordu ve bu mücadelede Ahmet onun tarafındaydı, hatta tek müttefikiydi. Yaptığı konuşmalarının arasına kendi hayatlarından mükemmellik örnekleri serpiştiriyor, Ahmet’i bir deney figürüymüş gibi anlatmaktan çekinmiyordu.
Bazı basit zevkleri vardı ama varsın öyle olsundu, tevazu onu daha mı fazla çekici yapıyordu ne? O da kendini geliştirmeye çalışmıyor muydu? Kocasının kendi statüsüne yakın durmaya çalışmasını takdirle karşılıyordu. Ahmet yurt dışı seyahatlerini sıklaştırıyor, şirketine yeni iş alanları açıyordu. Ne o erkeğinin yanında ezilmeliydi ne de kocası onun başarılarının gölgesinde kalmalıydı. Doğrusu çabasına hayrandı. Ahmet her şeyiyle dört dörtlüktü. Zaten tüm hayatları öyle değil miydi?
-4-
Mutfak tezgâhının başına dikilmiş, kadınlığını konuşturmaktan en çok zevk aldığı işlerden birini yapıyordu. Ahmet Çin’de yeni bir ortaklık peşindeydi. Kendisi de yarın Viyana’da bir sivil toplum kuruluşunun düzenlediği kongreye katılacaktı. Gitmeden önce Ahmet’e sevdiği yemekleri hazırlayıp bırakmak istedi. Ahmet eve geldiğinde hazır yemekler bulacaktı. Sevinecekti kuşkusuz. Şule de hayatındaki en büyük desteğine teşekkürünün ilk taksitini böylece vermiş olacaktı. Birden kocasını özledi. Ahmet’i seminer dönüşü özel bir geceyle bilahare ödüllendirmeliydi.
Soğanları doğrarken dudaklarının arasına kıstırdığı sigarasının külü uzadı. Sigarasını son derece zarif, seri ve ustaca bir hareketle lavaboya silkeleyip yine dudaklarına oturturken valizine koyması gerekenleri düşünüyor, saç kreminden memnun olmadığı kanısına varıyor, Ahmet’in ne kadar bakımlı bir erkek olduğunu düşünüp onu gıyabında bir kez daha alkışlıyordu.
Ertesi sabah hazırladıkları sunumda kendisine eşlik edecek asistanıyla hava alanında buluştular. Kız, check-in yaptıracakları sırada birden bire yere düştü. Beyin kanaması geçiriyordu. İlk müdahalenin ardından apar topar hastaneye gittiler. Asistanı ameliyata alınır alınmaz şoku atlatan Şule Viyana ile görüşüp durumu bildirdi. Ameliyat bitene ve kızın yakınları hastaneye akın edene kadar hastanede kaldı. Sarsılmıştı. Öğlene doğru hastaneden ayrılıp eve döndü, Ahmet çoktan gelmiş olmalıydı.
Perdeler açılmamıştı, içerisi loştu. Ahmet uyuyordu o halde. Yatak odasının kapısını yavaşça açtı. Hareketsizce kapıda dikildi. Yatağın ucunda narin bir ayak, bileğinde şemsiye biçiminde iri, kahverengi bir leke devinip duruyordu. Zihni bu lekeyi tanıyordu fakat nereden tanıdığını, bu lekeyle kendi yatağı arasında nasıl bir ilişki kurması gerektiğini bilemiyordu.
Üzülemedi, sinirlenemedi, bağıramadı, hatta düşüp bayılamadı. Çok yükseklerden düşmek gibiydi bu. Mütemadiyen düşüyor, çakılacağı mesafe uzadıkça korkudan aklını yitiriyordu. Düşüşünün hızından midesi kalkıyor, dili uyuşuyordu. Zihni ona bu narin bilekteki iri şemsiyenin görümcesine ait olduğunu nihayet söyleyebildiğinde o çoktan çakılmıştı.
Garipti hayat. Acilen fark etmek zorunda olduğumuz bir yığın şey varken bekleyebilecek şeylerle dolduruyordu kafamızı; böylece asıl noktaları kaçırıyorduk. Bu gafletin sonuçlarına ise kader diyorduk. Kader, gaflet silsilesinin doğal sonucuydu. Ama biz bunu bile görmüyorduk. Çünkü bakmıyorduk. Sonra da başımıza gelen her şeyi büyük bir nedene bağlamak, hastalıklı bir teslimiyet duygusuyla sineye çekmek, tam da biz kul kısmına yaraşıyordu.

Leyla faslı Şule’nin kocasıyla arasında açılmış parantezdi. Evliliklerinden kısa süre sonra açılan bu parantez içinde, Leyla pasta kursuna değil Çanakçılar Çarşısı arkasındaki eski otele gidiyordu. Bazen, Ahmet’in ortağı olduğu şirketin bu çürümüş kentteki şubesindeki odasına misafir oluyordu Leyla, bazen de Sami’nin uzun süren yokluklarında mefruşat bohçası elinde komşu kentlerin otellerine gidiyordu. Parantez kapanmıyor, devamlı üç nokta konuyordu. Kimse pişmanlık duymuyor, kimse rahatsız olmuyordu. Leyla nicedir hayatından ve Sami’den hiç şikâyet etmiyordu. İhmal edilmişlik dönemi öyle güzel ödüllendirilmişti ki, sessiz sakinliğini kanıksamış olan konu komşuya yeniden çiçekler açtığını belli etmemeye çalışıyordu.  Evlendikten sonra cemiyet hayatından pek çabuk silindiğinden kimse ücra köşelerde sivrildiğini görmüyordu. İpekliler giymeyi sürdürüyordu. Kimse bilmedikten, ikisi de memnun olduktan sonra kimseye zararları da yoktu. Başta da Şule’ye. Ahmet onu da üzmüyor, ihmal etmiyordu nasılsa. Şu durumda ona da kötülük etmiş olmuyordu.
İnsanoğlu bazen böyle diz boyu sığlık içinde yüzebiliyordu.
Düzen düzendi. Mutlu olmuştu işte, hesap basitti. O da hak ediyordu. Leyla’ya göre bazı kadınlar mesleki başarılarla taçlanan, bazılarıysa safi aşkla güzelleşen bir yaşam sürüyorlardı. İkisini birden istemek açgözlülüktü. O öteden beri aşkı istemişti. Aşkı bulduğuna inandığında mesleki tatminlerden derhal vazgeçmişti. Yani bir bakıma Şule’nin hayatı adaletsizlik örneğiydi. Hem boy boy plaketler, şöhret, başarı, hem dört dörtlük olduğuna inandığı bir koca. Gözü yoktu tabi, kendisi de payını aldıktan sonra… Şule’ye duyduğu hastalıklı sempati Leyla’yı kendi ahlakı hakkında düşünmekten alıkoyuyordu. Görümcesinin hayatından kocaman gayrı meşru bir parça koparmış olduğu aklına geldikçe kendini Şule’nin düzenine dokunmadığı fikriyle teselli edip rahatlatıyordu.
Leyla, Şule gibi Ahmet’in kadınlar hakkındaki görüşlerine tapmıyor, kadınlık onuru gibi büyük konular için cansiperane kafa patlatmıyordu ama o da Ahmet’in bir gülüşüne eriyip gidiyordu.
Şule en başında tespit etmişti, biraz eksik de olsa. Ahmet kadınları biliyordu, anlıyordu. Ne açıdan olduğu teferruattı. Mutluydular işte. Sami’den pek çok yöntemle koparamadığı sevginin açlığını Ahmet’te doya doya yaşıyor; bu şişme tatmin ona yetiyordu.
-5-
Şule yine sabah terk ettiği hava alanında buldu kendini. Anonsların arasından lavaboya ulaştı. Aynaya baktı. Titrden arınmış yüzünü uzun zaman sonra ilk kez seyretti. Sonradan eklenmiş bunca parıltı gittiğinde pekâlâ normal insandı işte. Ne vakittir aynada kendine baktığında Sn. Köprülü’ye baktığını tekrarlıyordu kendine. Kendinden uzaktı nicedir; özünden. Pek çok kadına yol açmıştı belki, pek çok taze zihne ilham vermişti fikirleri. Belli ki kendine yardım edememişti.
Benliğinden, ilminden ve bütün düşüncelerinden şüphe etti o anda. Her şeyi başka bir el yazmış da o payına düşen rolü oynamıştı sanki. Her şeyi kontrol ettiğimi sanırken nasıl oluyor da hiçbir şeye müdahale edememiş oluyorum? diye sordu görüntüsüne. Elini aynaya uzattı, görüntüsünün yanaklarına, alnına dokundu. Uyuyor muydun kızım? Ölüm uykusunda mıydın? Onca büyük laflar, kestiği ahkâmlar nasıl da komik, ne kadar da eğreti duruyordu şimdi. Keşke kendi keline bir merhem olsaydı önce.
Kaleme aldığı sayısız metin, ağzından çıkan cümleler kendi gözlerini böyle kör ettiyse, öbür kadınlara ne kadar zarar vermiş olabilirdi? Başka insanları da yanlış yönlendirmiş olabilir miydi? Yoksa kuruntu mu yapıyordu sadece? Metotları sadece kendi hayatında mı çuvallamıştı?
Şimdiye kadar sadece kendi penceresinden etrafındaki hayatlara bakıyor, eleştiriler yapıyordu. Ahmet’le bulundukları yer başka pencerelerden nasıl görünüyor bilmiyordu. Merak etmeyi akıl etmemişti. Peki ya bir süre önce düşüncelerini beğenmeyip eleştirdiği kadınlar ne kadar acınası ve gülünç bir noktada durduğunu görüp kendisiyle alay etmişlerse? Acı ve utançla çarpıldı yüzü. Kendinden korksa mı gurur mu duysa bilemedi bu sırada. Mahvolmuş hayatından ziyade, duruşunun ve onurunun aldığı muhtemel yarayı düşünebiliyordu. Ne psikolojik destek, ne hap, ne bir kucak aramıştı. Sıcak bir duşun altına girip saatlerce ağlamamıştı bile. Bu güçse eğer, Şule zirve yapmıştı.
Şule son kez baktı sinesinde ihanetleri saklayan kente. Bir daha görmeyeceği bu minareleri, denizi, ufku ve gökyüzünü gözleriyle kana kana içti. Dünyanın başka bir noktasına taşındı o gece. Mümkün olsa başka bir gezegene giderdi. Uzun yıllarını verdiği ve daha nicelerini vermeye hazır olduğu bir hayatı çöpe atmanın zamanıydı. Unutulmalıydı belki bir süre. Ortadan kaybolmalıydı. Attığı nutuklarla yüzleşmekten, kendini kendi sözleriyle öldürmekten korkuyordu. Yıllardır söylediği, yazdığı ve inandığı ne varsa hepsinin altında kalmıştı. Yol arkadaşı, iddialarının canlı kanıtı, mükemmel Ahmet, kazığı da en kralından atmıştı.
Bırakmıyordu kendini. Bunun bir ihanet olduğunu söyleyen kadın yanı sesini kestiğinde, bu yaşadığını bilimsel bir vaka olarak görmeye başlayacak kadar katılaşmış olacaktı. O zaman üzerine derin incelemeler yapacak, kendi kendinin tedavisini bulacaktı ve ömrünün kalanını başka şehirlerde insan paradokslarını anlatmakla geçirecekti.
Sessizce geçti evlerin üstünden. Pilot irtifa bilgilerini verirken Sn. Şule Köprülü i-pad’inde bloğuna ulaştı ve binlerce takipçisine bırakıp yok olacağı şu iletiyi hazırladı:
“Üç hali vardır Ay’ın. Ve üç haline benzer kadının.
Küçük bir kızsın. Neye, kime benzeyeceğin henüz bilinmiyor. Naif ve narinsin. Masumiyetin yeterli tüm iyilikleri hak etmeye. Daima seni koruyanlar vardır. Sevilmekten gayrı tasa yoktur.
Kadın olduğun zaman başını çevreleyen o hale kaybolur. Bir yarın karanlık, bir yarın aydınlıktır şimdi. Bedenin kendini belli eder yavaştan ve ruhun gösterir rengini. Ne kadar dirensen de kadınlığın, süsün, silahın, zehrin olduğu kadar, iyi icra edilmesi gereken birinci mesleğindir. Geçmekte olan bir ömrün olduğunu fark eder, ya hayatın iplerine asılır ya da hayatını zamanın inisiyatifine bırakırsın. Kendin savaşır, kendin kazanır, kaybedersin. Korumak için elinden tutanlar olduğu kadar, düşürmek için elinden tutanlar olur. Artık kimse yaralarına üflemediği gibi, masumiyetinin hatırına seni affetmez. Adalet, samimiyet, güvenmek başka kavramlardır artık. Dozajlarını sen belirler, istediğine istediğin kadar sunarsın.
Çocukluğun ölmez, ama iflah olmaz da; içinde sıkışıp kalır. Aynaya sahiden baktığın ender anlarda nükseder masumiyetin. Kendini araman için zaten daima yapayalnız olduğunu anlaman, tatmadığın ve muhtemelen tadılmadık ihanetlerden geçmen gerekir.
Üçüncü evreni ilk iki evrede yaşadığın hayat belirler. Unutulacak, saygıdeğer biri olacak, ya da silik bir yaşlılıkla ömür denen seyahati tamamlayacaksın. Ben gidip kendime nasıl bir dolunay hazırladığıma karar vereceğim.

Hayat sahiden de bir armağandır. Mesul değildir yenilgilerinden. Zira insan gözlerini kendi elleriyle bağlar.”