Follow by Email

29 Kasım 2012 Perşembe

aca ice yoca!

Madem öğrenciler artık okula serbest kıyafetle gelecek, -siz ister inanın ister inanmayın -madem ortaya


dadında öğrenciler çıkacak, o zaman öğretmenlere üniforma giydirsinler. Zira benim günde iki kere tıraş olsa yeri öğrencilerim var, aralarında kaybolmayayım. Hem böylece aralarında fark ediliriz en azından sınıfa girince. Bir renk cümbüşünün içine dağılmış pötikare etek baklava çorap öğretmenler. Bence güzel.

Bu zımbırtıyı tasarlayanların kendileri çocukken evde eğitim aldılar da okul nasıl bir yerdir bilmiyorlar mı yoksa pedagojik bilgiden mi yoksunlar ben tam şey yapamadım. Telefonları çantaları, giysileri ve ayakkabılarıyla sidik yarışına giren öğrencilerden o kadar uzağa işeyemeyenlere devlet maddi yardım yapacaktır diye umut ediyorum. Neyse. Bu işin mutlaka benim kıt kafamın almadığı güzellikleri vardır.

Maddi farklılıkların getirebileceği buhranları şöyle bir kenara koyuyorum ve iyi niyetle yaklaşıyorum mevzuya. Herhalde öğrencilerin rahatlığı temel alınıyordur diyorum. Kendilerini tektipleştirmeksizin, bireysel özelliklerini yok saymayan, aksine, benliklerini yaşamalarına izin veren bir sistem. Öf. Çok havalı oldu bu tanım. 

O halde bir adım daha ilerleyip abartalım: Yavrularım kendilerini evlerinde hissetsin. Sınıf panolarına belirli gün ve haftalar sunumlarının yerine J. Bieber, Rihanna ve David Guetta posterleri asalım. Bu onları motive edecektir. Ziller de Gangnam Style çalsın. Aca ice yoca! Böylece zıvanadan çıkmaya hali hazırda meyilli teenager tayfası kıçımıza teneke bağlayıp bizi koridorlarda koştursun. 


28 Kasım 2012 Çarşamba

meslek icabı öğretiyorum ben

Öğretmenler günü yurt genelinde çeşitli kutlamalara, renkli görüntülere sahne olurken benim, insan yavrusunun evrimini gözlemlemem için yepyeni bir fırsat oluşturdu. Hem gözlemledim, hem de bir kere daha emin oldum. İnsanın içindeki çocuk samimiyetini ergenlik denen akneli canavarın öldürdüğünden...

İlköğretim öğrencileri çiçek sepet okula gelmişler, maddi bir şey getirmeseler bile koca öğretmenler odasını bayram yerine çevirdiler gün boyunca. El öpenlerimiz çok oldu. Senelerdir bu lafla bunu mu kastediyorlardı nedir... Küçük veletler için dev anası gibi göründüğümü o gün anladım, çocuğun biri elime davranınca. Ehe, şey, canım benim, getir bakim yanacıklarını... minvalinde manevralarla savuşturduğum bu el öpücü hamlelere aslında çok içerledim.

Başka zaman, kendimi kafasını kırarken hayal etmekte hiçbir sakınca görmediğim öğrenciler bile bir bal, bir kaymak o gün... Gel gelelim, lise öğrencileri yine morona bağlamışlardı. Suratlar düşmüş, perçemler alna mıh gibi yapıştırılıp serkeş ve dahi çilekeş bir görüntü verilmeye 'çalışılmış'. O gün okulun kalkıp koptuğundan habersizce, tırıs tırıs tost almaya geliyorlar. Öğretmen denen varlık umurlarında değil. 

Onlarda kendimi gördükçe hırslandım. Hırslandıkça eşşek gibi zor sorular sordum. Cevap alamadıkça keyiflendim. Hasta mıyım neyim, kimin öcünü kimden aldım bilemedim. Olsun.

Okul çıkışında başka lisenin mallarıyla yapacakları kavgayı, potansiyel kız arkadaşın üst sınıflarca çalınmış gönlünü, eğer ses çıkarırsa abilerce patlatılacak olan gözünü düşünmekten daha önemli hiçbir şeyleri yok. Biz yokken yeni tipler türemiş; şarkıcı oyuncu falan. Tanımıyorum ama çoğu köse, şabalak şeyler. Kızlar aklını aldırmış bunların fotoğraflarıyla, olaylarıyla... Piiiuuuu! Bir alamet pre-genç. N'apsınlar seni.

Çocukluk bir bıçakla kesilmişcesine bitiyor bir gün. Ne "öyle" bir gülümseme, ne "öyle" bir sarılma kalıyor geriye. İnsanlık mekanikleşiyor, bireyleşiyor.

Zaman su gibi akıp geçiyor. Gün geçmiyor ki benim içimden bir şeyler söylemek gelmesin, ancak ya takatsizce kanapelere yapışıyorum, ya da vaktim olmuyor. Öğretmenler günü de geçti. Her şey önceki gibi, bazen sinirden damarlarının attığı oluyor, bazen gülmelere doyamıyorsun. 

7. sınıf yavrularım sene başında çok bayat espriler yapıyorlardı. Neyse ki son zamanlarda Ali Ağaoğlu'ndan geçinmeye başladılar: dağıttığım testleri eliyle itip hocam bu değil, bu değil! şakaları. Derken bugün sınıfın tahtasında beni başka bir şaka bekliyordu:


Esra Erol'la Evlen Benimle  vs.  Kevser Erol'la Öğren Benimle.

İşte buna hakikaten güldüm. Reklama gidene kadar dopdolu bir program geçirdik bugün.

4 Kasım 2012 Pazar

bildiğim en güzel üçgen, üçgen peynirdi

Hamam ve havuz tecrübemden sonra kadınların yoğun olarak bulunduğu ortamlarda uzun müddet bulunmama  kararımı prensip haline getirmiştim. 

Unutanlar ve yeniden hatırlamak isteyenler için, tek örtüleri diz kapağına kadar sarkıp neyse ki bazı yerlerini kapatan memeleri olan teyzeler vardı hamamda. Havuzda da, el ele verip havuza karşı halay çeken bir popo geçidi oluşturmuşlardı.

Velhasıl, söz konusu spor, terleme, yağ yakma olunca 'spor salonu'na karşı da bir ön yargım yok değildi. Ha ben yine de bu teyzeleri, koltuk altlarını temizlemeyen, dolayısıyla ter kokusunu önleyemeyen ve hiçbir kozmetik firmasının da önleyemeyeceği baklava börek abilere tercih ederdim. Ettim de. Kurban bayramında tencerelerin dibini sıyırdıktan sonra parmaklarımı yalarken ta-mam-o-zaman! dedim, artık gitmem lazım.

Gidiyorum. Yazın yanlarım ağrıyordu yatmaktan ya, iyi halt etmişim. İki gün ölüyorum sandım adale ağrısından. Çok ağır yatıyormuşum demek ki, ciddi ciddi yatmışım ki vücudum anlayamadı hareket ettiğini. Şimdi antrenörüm olacak kırk kiloluk bıdık, bana çok acayip geometrik şekiller yaptırıyor, ne üçgenler, ne yamuklar yapıyorum şu bedenle. Canıma okuyor.

Salonda taş hatunların fotoğrafları var. Malum, döşü terli, mini şortlu, şuh bakışlı, uzun saçlı.... Biz hanımları gaza getirecek diye düşünülmüş zahir.
Yalnız anladım ki Kim Kardashian, J.Lopez ve Rihanna evrensel manada en çok tutulan hanım kızlarmış. Demek ki sanatlarıyla ne kadar ön plana çıkıp ün yapmışlar ki, salondaki en köylüden en elitine herkesin en çok tanıdığı üç sima bunlarmış. Tamam ama ben şeyi anlamadım. Bu hanım kızların popoları kocaman. Madem makbulü bu, bir salon sporsever ne demeye terliyoruz orada? Zaten bizim de olayımız o diye gitmiyor muyuz salona?
Neyse efendim, ben bu alansal kadınsal mevzulara fazla girmeyeyim.

Ay sonra ünlü oldum ben yahu. Google beni hala bulamıyor ama olsun. Benim bir çevirmenlik hikayem vardı. İki sene evvel çevirdiğim kitap, yayıncılık dünyasının tüm handikaplarına, içsel çalkantılarına rağmen edebiyat dünyasına bir damlacık olarak ekleniverdi. Ağır emek verip, bir sayfalık cümlelerini çözerken saç baş yolduğum bu güzide eseri alıp okumanızı istemeyeceğim tabi ki. Deli misiniz ayol? Ama gidin bir görün. Kendisini çoğunlukla kadın çalışmalarıyla yakinen ilgilenen akademik çevrelerin beğenisine sunuyoruz. Hani bir başucu kitabı olamayacak ne yazık ki. 

Feminizmin dibine dibine: "Mary Wollstonecraft, Kadın Haklarının Müdafaası". Çevirmeni de ben oluyorum. Ehe. Röportajda nasıl durayım? Elimi dizime mi koysam? Şöyle? Uzaklara mı baksam? Bir şey yazar gibi mi yapsam? Tavana bakıp düşünüyor gibi ya da? Gözlüğü çıkarsam mı? Ah kuzum, şöhret tripleri işte, aldırmayın siz bana.

'Hani ünlü kalp cerrahı bilmem kim var ya, ben onun yeğeniyim'de olduğu gibi, tanınmış birinin ismini kullanarak o kişiyle olan bağlantısını açıklayıp, o zatın gölgesinde kalan tipler vardır. Benimki de o hesap oluyor şimdi ama M. Wollstonecraft, Frankenstein'in yazarı olan Mary Shelly'nin annesiydi. Eee? diyorsunuz. İyi, peki. Sizin için küçük ama edebiyat dünyası için çok önemli bir bilgi bu. Wollstonecraft kadınların toplumdaki asalak konumlarını ve erkek hegemonyasındaki oyuncaklığını (birebir yaşayan biri olarak) ilk defa dillendirebilmiş ve heriflere kalemiyle çatır çatır kafa tutabilmiş bir kadındır. Canımız çıktı çevirirken ama bir şeyler kaptık nitekim.

Evet, baskı haberiyle kitap yazmışcasına havalara girip bir saat içinde ev halkını da kendimden soğuttuktan sonra, duruldum. Her şey normal seyrinde devam ediyor. Okula mokula gidiyorum. Öğrenci haşlıyor, sırt sıvazlıyor, bazen de çileden çıkıyorum. Aralarda tost yiyorum. Şimdi spor yapıyorum diye kepekli ekmekle evde yapıyorum.

Bir de arkadaşlarımı çok özledim. Arkadaşlarım olmadan modum belli, üç kademede işliyorum: Evde kaçık evlat, okulda disiplinli komik hoca, dışarıda çalışan genç kadın. Sıyırıp zıvanadan çıkmayı, ağzımdan başka her yanımla gülmeyi ne kadar özledim. Fuzuli konularda bilinçsizce konuşmayı da. 

Öğretmen demek örnek insan demek ya, örneği bozmamak için zor duruyorum vallahi çatlayacağım. Gelseniz ya.

Öte yandan o marifetli becerikli kız kaybolmuş. Bana bir haller olmuş. Tamam baba ocağı ana kucağı dedik serdik ama insan makarna yapamaz mı be?! Bugün -şekilim ya- makarnayı soslu moslu yapayım dedim. Bir tezgah dolusu kap kacak süzgeç kavanoz arasında ne makarna tam pişti ne sos tam oldu. Bir saatte bitti makarna. 

Yemek yapmak da kaslar gibi mi yani? Bırakınca kaybolup gidiyor, yeniden başlayınca açılması zaman alıyor? Makarnadan da olduysak, madem ben kendimi kariyerime adayayım. O bari fit kalsın.