Follow by Email

25 Nisan 2013 Perşembe

acıkınca kafan Eminos'a gider

Evden uzakta üniversite okuyan arkadaşlar bilirler ki anneler akla ziyan kombinasyonlarla valiz hazırlarlar. Ben öğrenciyken annem de tıka basa dolmuş, fermuarı gerilmiş valizin dolduğuna ikna olmaz, boşluklara şeker tıkıp valizi hacimce doldurur, rahatlardı. Bu gelenek bozulmadı, şimdi de el birlik olduk, kardeşim Kerem'i hayattan soğutuyoruz.

Emine hanım benim annem. Ayrıca çok hamarat bi hanım, o mutfağa girince dur yapma rejimdeyim etme yemem pişirme denmiyor.


Yanında yatmayıp yenilesi Pizza. 

Evde müthiş pizzalar da yapıyor, Kerem giderken yanına koyuyoruz. Bugün de "tok tutsun" diyerekten bir pizza yapmış; resmen Vakfıkebir pizzası. İtalyan ağlatan pizza, hamur nah bu kadar. Ha malzemeden çalmak bi yana, üç beş kat döşer, o ayrı.





Neyse ben bunları bir yeriniz şişsin diye paylaşmıyorum netçede. İsteyene tarif veririz, n'olcak.

A bu arada, ben rejim yapmaya çalışıyorum, hadi gülün. Boğazdan kesemediğimi acı tecrübelerle fark edince kendimi yine spor salonlarına vurdum. Evet, buna da gülün, bekliyorum devam edicem.

Efendim, -iki gündür- çok istikrarlı şekilde sporumu yapıyorum. Etimden et çekiliyor ama yılmıyorum. Birkaç ay devam etme konusunda kararlıyım. Ancak bugün bir abla gördüm, bu kararım resmen azme dönüştü. 

Denişik bir bisiklet var salonda, çevirmesi hayli zorlu. Ben uyuz uyuz bantımda salınırken bu bisiklete bir kız bindi. Başladı haldır haldır çevirmeye, hoppidi hoppidi zıplıyor. Kulağında kulaklık, derken açtı kitabını. Allllaaaağh! dedim. İndirin beni. Fırtınaya tutulmuş gibi sarsılırken bir yandan bu ne kıraat aşkı, pes dedim. Bir iki dakika böyle devam etti bu; bisikletle karışık kitaba hörk! diye kusacak diye bekledim. Sonuçta o da o şekilde olmayacağını anladı ve bu tarza bir son verdi. 

Kitap okuyan adamı pek severim; yanında taşıyanı, ona fırsat yaratanı da. Ancak bu kadar eğreti bir pozisyona tanık olmamıştım. Ablaya alkış...

Not: Çok açım be. Tantuni olsa da yesek, yağına da bansak, sosuna da. Öf.






14 Nisan 2013 Pazar

parlak(!) fikrim var

Ben neden yazmadım ne vakittir biliyor musun? Sıradanlıktan. Vallahi. Yoğunluktan, işten güçten bilmem ne dedim de kendimi yemeye çalıştım. Olay açıktı: hayatım sıradan. 

Ev hayatımda bir hareket yok hadi tamam; emekli baba, ev hanımı anne ve 'hocanım' üçgeninde, ikindi çayları ve pazar kahvaltılarından öte çok fazla bir şey istemiyoruz hayattan; ancak keşke sokaklarda, şu şehirde bir canlılık olsa diyorum bazen. 

Canlılık derken, sokaklarda çıplakmışcasına alışveriş yapan çılgın kalabalıktan bahsetmiyorum. Anketör gençler bile yok burada. Eylem yapan yok, bir şey tanıtan yok, saat soran, yol soran yok, turist yok, cool gençler yok, eşantiyon dağıtan yok, sokak satıcısı yok. Ancak -rastlarsan- iki üç İngilizce kursu ya da sir ağda salonu el ilanı dağıtan hödük... 

Son aylarda canımı çok pis sıkan bir şey var: Artık hayattan soğumadan bir çift çorap bile alamıyorum. Mağazalar hep dolu, kasalar hep kuyruk. Herkesin her şeye her zaman ihtiyacı olmasından yoruldum!

Ödüm patlıyor bazen, bir pantolona uygun gömleğim olmayacak da çıkıp almak zorunda kalacağım diye. En kısa nereden dönerim, en yüksek olasılıkla nerede bulurum gibi düşüncelerle, sırf dolaşmak eziyetinden kaçınmak için ilk bulduğumu aldığım oluyor. Ben de alışverişe çıkmak, deneyip çıkarmak, fermuar yarı açık halde kabin beklememek istiyorum. Kahretsin ki her sefer bir eziyet oluyor.

Ayrıca şişman kadınların tayt giymesinden, leopar takıntısından, herkesin eye-liner çekmesinden bıktım. Kazık sokmak moda olsa sokacak insanlarla yaşamaktan, sohbetlerinden yoruluyorum. Başka şehirlerde durum ne bilmiyorum ama bu şehrin insanı ya görgüsüz, ya sonradan görme; kimse "alışveriş bir ihtiyaç" geyiği yapmasın.

Keşke şehirde manyaklıklar olsa... (Gerçi ben çocukken de böyle sürekli şikayet etmiştim; burası çok sıkıcı ot bok diye de sonra deprem olmuştu, manyaklığın kralını görmüştük böylece. Hayırlısı.)

Mesela bir proje yapılsa, sosyal farkındalık şeysi, ne dersen artık...

Ben böyle bir projede olsam, bir mağazanın vitrinindeki tüm mankenleri soyar, sadece şeylerine koca birer incir yaprağı takar, kenarlarına da markalarını asardım. Delirdik!, İndiriyoruz! gibi yazılar da yazardım belki vitrine.

Giyinmek; yani böylesine detaylı, civcivli, zorlu, kurallı, sidik yarıştırmalı şekilde giyinmek bu kadar önemli bir şey mi? İncir yaprağı  harika bir reklam filmi fikri olmaz mıydı? Vitrinimi görseniz bir saniyeliğine elinizdeki çantalara bakıp gülmez miydiniz? Art arda dizi izlemekten morona bağlamışken, o anda giren reklam kuşağında bu reklamı izleseniz mesajı hemen almaz mıydınız? Ya da ben şu an yaratıcılığı gerzeklikle çok fena karıştırıyorum. Biliyorum gençler boşa konuştum. Kapitalizm, düzen, ihtiyaç filan... Orrayt.


O değil de, ne güzel şeyler oluyor lan hayatta... Ama şakacıktan. Yani gerçekte niye olmuyor ki? Kimse komiklik yapmıyor, şakadan anlamıyor, yapmıyor da; değişik bir şey denemiyor...İncir yaprağı kadar olmasa da şu reklam örneğin; ne güzel fikirler veriyor adama.