Follow by Email

24 Ekim 2011 Pazartesi

Deprem Olunca N'olur?

Acılar da anıya dönüşebiliyormuş. Şimdi çok eskilerde kalmış gibi "o zaman öyle yapardık, böyle ederdik" diye konuşurken fark ediyorum; 11 yaşındaydım Marmara depremi olduğunda.
Anılarım bir kere daha tazelenmişken güzel ülkemizde, ben de bir şeyler söylemek isterim. Söylemek isterim çünkü benim yakınlarımdan kayıplarım olmadı. Olmadığı için de belki şimdi söyleyeceklerim, bugün Van'da olan deprem hakkında fesatça düşünenlere samimi, hakiki gelir. O temiz kalpli yurttaşlar ajitasyon yaptığımı düşünmez belki o zaman. Onlar ki bölücülere lanetler yağdırır, barış kardeşlik mesajlarına bürünüp bayrak kuşanırlar meydanlarda. Ve bugün yine onlardır "ötekiler"in sonunda layığını bulduklarını ima eden söylemlerle piyasaya çıkan.

Deprem olunca n'olur? O sabahlardan birinde küçük kuzenimden duyduğumuz bir cümledir. Bilmiyorduk, öğrendik. 
Bizde gece oldu deprem. Çok uzun süre çalkalandık, çok gürültü vardı ama her yer sanki sabah olmuş gibi aydınlıktı. Ben o gece komşumuzda yatıya misafirdim. 3. kattaydım. Yukarıdan yollara dökülmüş ailemi görebiliyorduk, beni bekliyorlardı ama her nedense burdayız diye seslenemiyorduk. Ben ne olduğunu bilmiyordum fakat bir trajedi havası soluyordum. Çok acıklı bir şeyler olmuş olmalıydı mutlaka. Annemlere gidemeyebilirdim belki. Savaş mı çıktı? Deprem oldu dedi Günnur ablam. Ben sadece şimşek çakıyormuş gibi parlayan ışıkların arasında, birbirlerinden tamamen ayrılarak bir inip bir çıkan parkeleri hatırlıyorum. Hala da aklımda kalan en belirgin kare budur. Annem geceliğiyleydi, kimsenin terliği ya da ayakkabısı yoktu. Biz giyinip indik. Gün aydınlanınca su içtik, yemek borumda -sanki çimento içmişim gibi- bir şey dondu. Zamanla fark ettik, şehrin üzerine günlerce toz yağdı; yuttuğumuz toz suyla beraber boğazımıza yapıştı.
Evimizde bir hasar yoktu, babam girebildi sadece eve, eşya çıkardı bizim için, yatak yorgan. Yazın ortası bile olsa, sabah saatleri hep buz gibi oluyor. Çiy yağıyor. Sanırım o sabah ezan da okunmadı.
Deprem üssü denen şeyi de o gün öğrendik ve sonrasında her birimiz birer Rihter ölçeğiydik. Artçıları, noktası virgülüne kadar tutturabiliyorduk. Gölcük'müş depremin üssü. Büyük amcamların yaşadığı yer. O sabah endişeyle onların gelmelerini bekledik. Bizim almaya gidemeyeceğimizi de öğrendik, yollar kapalıymış ve gitsek de kimi nerede arardık bilemiyorduk. Saat öğlene yaklaştı hala gelmediler. Zonguldak'ta yaşayan amcam ve ailesi onlardan önce geldiklerinde yüreğimiz ağzımıza geldi. Büyükbabam dayanamadı, aramaya gitti. Çok geçmeden geldi amcamlar da, kafesteki kuşlarını da almışlardı yanlarına.

Evimize küstük. Nefret ettik ondan. Yıkılmamasına rağmen aylarca düşman belledik onu. Babam belediye çalışanıydı. Daha o sabah tüm ekiplerle beraber işe koyuldular. Bizi büyükbabama bıraktı diğer bütün yengeler ve kuzenlerle beraber. Büyükbabam sağdı o zaman, büyüktü, köklüydü, güven verirdi insana. Bir daha sallandık, artık daha fazla korkuyorduk ama. Depremi tanımıştık artık. Tanıyınca daha çok korkuyorsunuz...Babam hemen hemen her gün gitti. Göçük altından insan kurtarmaya yardım ettiklerini, günler sonra bile insanların ölü-diri çıkarıldığını, Ağustos olduğu için iki üç gün sonra yıkıntılardan korkunç kokular geldiğini, hatta molozları kaldırdıkça işçilerin ellerine parçalanmış uzuvlar geçtiğini, aradan zaman geçtikten sonra anlatabildi. Anneme.

Mahallemizde yıkılan bir duvar yüzünden yaralanan yaşlı bir çift ve yıkılan eski bir ev dışında yıkım da olmadı. Artçılar devam etti. Yaşamaya devam ettik. Bahçelere tuvalet bölmeleri yaptık. Yerlere çukur kazdık yani. Etrafını da brandayla çevirdik. Yardımlar gelmeye başladı. Türkiye'nin her yerinden, dünyadan. Tankerlerle günlük kullanımımız için "kötü su" getiriliyor, pet şişelere varıncaya kadar doldurabilmek için uzun kuyruklara giriyorduk. Bazı firmalar içme suları, kolilerce sütler, mamalar gönderiyorlardı. Bir süre sonra biz çocuklar için oyuna dönüştü. "Kamyon geldiiii!" Koşuyoruz. Bazen çarşaf, bazen bir sürahi, bazen terlik ya da gıda. O gün gönlünüzden ne koptuysa bizim için. Daha küçüklerimiz içinse deprem güzel bir şeye bile dönüştü. Çocuk akıllarıyla çilekli sütler, bisküviler geldikçe mutlu oldular. Bir tanesi ağzını pipetten ayırmadan sütünü höpürdetirken "Oh ya anne iyiki de deprem olmuş!" dedi. Annemler çok zorlanıyorlardı aslında. Yeterli malzeme yoktu, temizlik ürünü de. Ama hepimiz üç öğün yemek yemek istiyorduk işte.
Düzlük bir alana Kızılay çadırlar kurmuş. Aylar sonra gidip gördük. Kışı orada geçirenler oldu. 
Işık da yoktu. Büyükbabam bize bir lüküs aldı. Erik ağacının dalına astı onu annemler, altında yemek hazırlayıp leğenlerde dökme suyla bulaşık yıkadılar.
Benim çok dişim ağrıdı bir gün. Kızılay sağlık ekipleri statta çadırlar kurmuşlar. Babam aldı oraya götürdü beni. Çadırların içinde çocuklar, alçılı bacaklar gördüm, dişime bir şeyler sürdü doktor, geçermiş. Karnım da ağrıyordu bir süredir. Bu psikolojikti sanırım. Doktor bana Metsil verdi bunun için.

Havalar henüz iyiyken bahçede yanyana sıralanıp yatıyorduk. Yağmurlar başladı. Büyükbabamlar büyük yeşil bir brandayla, serayla aynı mimariye sahip bir çadır kurdular. Ama bir gece çok yağmur yağınca çadırda nefes alamaz olduk. Çünkü kalabalıktık. Biz bir römork bulduk ve üzerini yine sera gibi kapladık. En azından yüksekti, su almazdı. 1 ay kadar da bunun içinde uyuduk. Deprem olunca römorkun tekerlekleri dönüyor, ileri geri hareket ediyorduk. Bez bir perdeden başka ne bir kilidimiz ne de römorktan daha değerli bir eşyamız oldu. Bir zaman sonra babam bir konteynır ayarladı bize. Taşınabilir tuvalet olarak tasarlanmış, bizim ev yaptığımız konteynır. Henüz kullanılmamış, yardım olarak gönderilmiş. görevliler klozetlerini sökmüşler, kabinleri de. Sonbaharın sonunu ve kışı o konteynırda geçirdik. Artık depremzedeler arasında sınıf atlamış, varlıklı depremzade olmuştuk. Doğum günümü burada kutladık. 
Başka insanlardan da haberdar olduk zamanla. Çok daha kötü durumda olanlar vardı. Toplu mezarların açılmasını talep edenler (kepçeler, teşhis edilemeyecek insan parçalarını bir çukura yuvarlamak zorunda kalmışlardı), yakınlarını arayanlar, aklını yitirip sokakta kalanlar, ilk günlerin şokuyla kaçıp şimdi geri dönenler vs vs. Ne hikayeler döndü, bazıları gerçek, bazıları sömürüydü. Ama biz hep gerçektik.

Daha atladığım yüzlerce an ve olay var. Hepsi zihnimde. Ben başka insanlara kıyasla hiç acı yaşamadım, bu yüzden objektif değerlendirebiliyorum ve bu yüzden anlatmak istedim. Ölüm korkusu geçince insan çırılçıplak kalıyor. İlk yaşadığınız şok şu oluyor: "Yapayalnızdım! Annem bile hiçbir şey yapamazdı!" Sonra insani ihtiyaçlarınız en aza indirgeniyor, yaşamak için ne kadar az şeye ihtiyacınız olduğunu görüyorsunuz. Bu sizi şükre yöneltiyor. İnsanlığınız nüksediyor o sırada, kötü düşüncelerinizi bırakıyorsunuz. Yardım beklediğiniz günlerdeki haliniz, aklınızdan hiç çıkmayacak izler bırakıyor içinizde.

Acizdiniz, muhtaçtınız. Çocuktunuz.
Bunu bile bile şimdi, görünmeyen, içinize aşılanmış bir nifakın öcünü alamazdınız... İnsandınız.













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumu olan insanlara bayılırız biz.