Follow by Email

30 Aralık 2011 Cuma

beni bi okuyun

Merhaba dünya, bugün çok güzelsin. Söylemeden edemeyeceğim. Sen güzelsin diye sanırım, her şeyin pek yolunda bugün. 
Kıçımı kaşıdım.
Belki de yeni bir yıl geliyor diye, belki bu sene bana bir kıyak geçersin umuduyla sana yaranmaya çalıştığımdan bana güzel geliyorsun bugün; veya benim kafam güzel. Fark etmez.
İnat ettin, kar göstermeyeceksin, bugün buna bile bozulmuyorum inan. Yeni bir seneye kuru kuru giriyoruz.
Aa bakiyim? Herkes n'apıyor?
Hediye paketleyen, çam süsleyen, yemek tarifleri öğrenen, rezervasyon peşinde koşturan, hiç bu taraklarda bezi olmayıp işine gücüne bakan...
Ben de bu son gruptanım aslında. Genellikle bir şey ifade etmedi benim için 1 ocağı 31 aralıktan farklı kılan şey...
Eğlenmek için güzel bir fırsattır, o ayrı. Bir de zaten az yük oluyormuşuz gibi, dünyadan yeni bir şeyler, yeni dilekler beklemek için.
Bu sene farklı olacak. Kalabalığa karışacağım. Bir şey becermişizcesine, çığlık çığlığa birbirini tebrik edenlerden biri olmam belki ama ben de araya kaynayıp bir şey dileyenlerden olacağım. Hayır yani, ben anlamadım bendeki bu yersiz hassasiyeti, bir benim dileğim mi fazlalık olacak şu evrene.. İstiyorum arkadaş. Bu sene bir sürü şey istiyorum. Şimdi her birini sıralayıp gerçekleşmemeleri halinde seneye Aralık'ta aptal ve aldatılmış hissetmemek için, -eğer- gerçekleşirlerse paylaşacağım dileklerimi.
İyi bir insan olduğuna inanıp, hep iyi şeyler istemeye hakkı olduğunu düşünmek çok rahatlatıcı bir duygu; öte yandan büyük salaklık olduğunu hesaba katmayacak olursak... Zaten hepimiz cennete de gideceğiz. Tabi.

Nerede, kiminle, ne iş üzere girerseniz girin yeni yıla, küçük bir dilek de herkes için yollarsınız umarım evrene. Ben yollayacağım. Benim dışımdaki herkesin iyiliği (iyi sözcüğü kim için ne ifade ediyorsa) için. Madem evren sonsuz, dilerken bari pintilik etmeyin. Bu sene her renk, her kan, her ırk, her toprak için iyi olsun mesela. Olmaz mı ki? Tamam, n'apalım... Sesli söylemeyin o cevabı... Yine de deneyelim biz.

Herkese huzur dolu yıllar.
Sevdicekleriniz yanı başınızdan hiç ayrılmasın.

27 Aralık 2011 Salı

metrobüs kesişmeleri

İstanbul'da insan olmak zor iki gözüm.
Ne bir ironi, ne sarkazm, ciddi söylüyorum. 

İnsan kendine yabancılaşıyor bu şehirde. Hani hepimizin içtiği aynı su, aynı ayran; yediğimiz aynı dürüm, aynı simit. Ama sanki ben değil de o yerken, çok acayipmiş gibi, yeni bir şeyi keşfedermiş gibi seyrediyorum bazen. "Ben bunların yemek yediklerini bilmiyordum, a su da içiyorlar" gibi. Ölümüne sıradan şeyleri, çok enteresanmışcasına izlediğim zamanlar oluyor. Sadece yiyip içmek de değil; insanların müzik dinlerken, mesaj yazarken, camdan dışarı dalıp giderken yüzlerini inceliyorum.  Hiç kendimden bilmezmişim gibi, yeni geliyor. İnsan türünü incelediğim ve öğreniyor olduğum hissine kapılıyorum. 

Ve bu türü doğal ortamında inceleyebileceğiniz en güzel mecralardan biri metrobüstür. 

Metrobüs bu şehrin toplu taşımasının can damarlarından biri. Burda ilişkiler çok hassas. Samimiyetle yok sayma arasında ince bir çizgi var. Duyarlılıkla öküzlük arasındaki kadar ince.


Duyarlılık demişken; öyle yaşlıya, gebeye, gaziye yer vermeyen hayırsızlardan dem vurmayacağım, yok. Benim daha çok komiğime giden bir şey var. Metrobüs beklenirken insanlar birbiriyle tipik durak sohbetleri yapabiliyorlar. "Az önceki çok dolu geçti, bu dursa bari çocuğunuz da var, saatiniz var mı?, aman biraz kenarda durun da, pek hızlı geliyorlar" gibi bir sürü sevecen cümle duyuyorsunuz. Sonra o metrobüs duruyor. Kapı -genellikle- ağzına kadar dolu. Kapı bir açılıyor, az önceki sevecen teyze bir atılıyor öne, efendim nerede kaldı az evvelki sohbet muhabbet... İçlerine şeytan kaçmış gibi, can hıraş bir itişme kakışma. 

Nezaket zar gibi bir perde, söz konusu menfaat, bir nevi yaşam savaşı oldu mu, yırtılıveriyor işte. Sahiden komik bir uçurum bu. Kendini içeri atanların gözler fıldır fıldır; hani kaldıysa kıçımızı koyacak bir yeri sakın kaçırmayalım der gibi. Önce fiziki şartlar mümkün mertebe sağlanıyor, sonra insanlık bedene geri dönüyor, malzemeye denk gelmişseniz eğlence başlıyor.

Dün akşam da yine hınca hınç dolu bir tanesine rast geldim. Birkaç durak sonra ortama ve ilk bindiğinizde müthiş rahatsız olduğunuzu düşündürten boruya bile alışıyorsunuz. Hatta o boru ki, biraz sonra "aa iyi oldu bu ya, sırtımı yaslayayım şöyle, çantamı da sıkıştırayım hatta şuracığa, heh, valla oldu" gibi tesellilere, mutluluk, hamd belirtilerine sebep oluyor. Sıkıştığınız köşe, kapı iniş-biniş trafiğinden uzak, kuytu geliyor, metrobüsün şanslılarından sayıyorsunuz kendinizi.  
Dün de böyleydi. Orta bölümdeki akordeonlar önce kıçıma ve belime battı, ama sonra, benimsiyorsunuz işte.

Dün akşam konuşlandığım o köşeden insanları seyrettim. Öyle sığırca gözümü dikip bakmadım tabi, uzmanım ben bu işlerde.
Hemen herkes istisnasız cep telefonuyla meşguldü. Camdan yansıyan ekranlarından gördüğüm birkaçı okey, angry birds vb oyunlar oynuyorlardı. Kızlar genellikle mesaj yazıyor, ya da müzik dinliyor. Mesaj yazanların ağzının kenarında çarpık, hoşnutlukla yaramazlık arasında gidip gidip gelen bir gülümseme. Sallanan ayaklar, yerde tıp tıp tempo tutan ayakkabı burunları. Ellerini kucağında kovuşturanlar, dizde tempo tutan parmaklar.
Kendimi hariç tutarak, herhangi didaktik bir mesaj verdiğim, "şu insanlara bak, hey gidim hey"vari şeyler dediğim bir gözlem değil bu. Sıradan, gerçeğimiz işte.

Metrobüsü, içinde harcanan zaman bakımından azımsamamak lazım. Orada ciddi bir vakit geçiyor, dolayısıyla oradaki yaşanmışlık da hakkı verilmesi gereken bir münasebetler zinciridir. 

Şöyle ki:

Oturanlar ve ayaktakiler olarak iki grup var, malum. Oturan şanslılarla ayaktakiler genellikle birbirleriyle ilk ve son teması binişlerde yaşarlar. Cam kenarındakiler zaten içeriyle çok fazla haşır neşir olmazlar. Koridor kısmı ise omzuna, kafasına değen çantaları şöyle bir savuşturmak, veyahut aldığı istemsiz ama sert bir darbenin ardından "cık cık cık"lamak için kafasını şöyle bir kaldırır, yerinde kıpırdanır.
Olay ayaktaki yolcular arasında akar. Akşamları koyu camlar ayna görevi görürken, cama doğru dönerek ip gibi dizilinir. Yan yana duran yolcular birbirlerini camdan incelerler. İlgilerini çeken bir şey varsa da, rengini, biçimini veya markasını net görebilmek için şöyle bir kafasını çevirir gibi yapar, fotoğrafı çeker, click! ve gene gözler siyah cama döndüğünde çektiği görüntüyü sindirir. Bu bakışlar çeneden aşağısını incelediğinde gerginlik yoktur. Bu şekilde kıyafetler ve tarz da inceden bir süzülür. 
Yaşlılar ve gençler arasında çok fazla göz teması fark etmiyorum ama yirmili ve otuzlu yaşlar, kadın erkek çok hareketliler bana kalırsa. 
Sıradan hareketler sırasındaki, gayesiz göz göze gelmelerden, insancıl temaslardan bahsetmiyoruz elbette. 


Bir grup var ki, metrobüste flörte bayılıyorlar. Hadi ama aptal değiliz işte, "camdan cama" bakıyorsunuz bir birinize. Sonra biriniz cesaretini topluyor, yüzünü içeri doğru, ya da dolaylı olarak yüzünü gösterebileceği bir tarafa dönüyor. Bakışları daima sizin omzunuzun arkasına, uzaklara. Ama mutlaka size doğru. Birazdan yine -hay Allah- değecek bakışlarınız kafanızı çevirirken, gayri ihtiyari. Click. Bir saniye.

Sanki böyle her saniye birikiyor birikiyor. İnilecek durağa gelindiğinde koca bir ilişki yaşamış ama aradığını bulamamış gibi, biraz küskün ama mağrur bir şekilde çeneyi uzatıp, kafayı dikip metrobüsten bir inişiniz var... Acayip. 

Dalga geçmiyorum. Ne haddime. Flört değişik bir şey, psikolojik temelini bilemem, çok da merak etmem zaten ama benim naçizane gözlemim aynen de böyle işte. Çünkü cafede, pastanede filan bir yere kadar makul; fakat insanın asli ve aslında yegane amacının bir yerden bir yere gitmek olduğu bir araçta, üstelik çoğumuzun dövülmüş köpek gibi yorgun ve bitkin olduğu iş çıkışı saatlerinde, sizlerdeki bu hayat sevinci ve enerjisi beni şaşırtıyor. 

Sonra şu kalabalığın arasına karışıp gidiyorsunuz. Az önce kendi çapınızda, kendi kriterlerinize alet edip, durağa gelince de bir mendil gibi buruşturup attığınız, fakat kendisinin haberi ve umru olmayan adamı ya da kadını ardınızda bırakarak.




23 Aralık 2011 Cuma

soymuk borusu

Boş zaman ne kadar da kıymetli bir armağan... Ele geçirdikleri böyle vakitleri bazı insanlar ne kadar kaliteli, ne kadar dolu geçirir. Ah, normal insanlar. Makaleler, kitaplar okur, gündemi takip eder, ev işleri yapar, haybeden zamanımızı alan ayak işlerini hallederler falan...

Ama ben! Ben ne gudubetim ben!

Allah beni aylak bırakmasın, bir faydalı şeye gitmiyor elim de aklım da.
Ergen gibi davranıyorum bugün resmen. Aptal aptal şeyler araştırıyorum internetten. Normalde hiç ilgilenmeyeceğim çöp bilgiler. Hani az daha cıvısam Justin, Blues resimler filan indirip wallpaper yapacağım. İyice bozdum. Önünü alamıyorum.

İçeride vicdanım diyor ki: 
Be salak kızım! Hazır hava bozuk, aklın sokakta değil. İş güç tenha, vakit bol, ne demeye ciddi bir şeylerle uğraşmıyorsun. Sınavların gelecek, otur iki ticaret bilgisi, iki terim, bişey öğren; haberleri didikle, yetişkin gibi davran ne bileyim. Elin oğlu sen burcunu okurken projeler geliştiriyor; sen karnabahar au gratin tarifini öğrenirken elin kızları toplantılarda salınıyorlar...

Yok ben bunu dinlemedim. Birkaç Sarkozy haberi, biraz dahili gündem, tamam.
Burnumun içinde aylar önce çıkan sivilce aklıma geldi, merakıma hasıl oldu, ay nasıl meraklandım anlatamam. Bilim dedin mi zaten benim için akan sular durulur, tanıyanlar bilir, hemen açtım burun iltihabı, yarası vs. ne varsa maşallah, öğreniverdim.
Ağrılı adet görme (dismenore diyoruz, bilelim, yarışmalarda falan sorarlarsa) de araştırdıklarım arasında. 
Geçenlerde bir ayakkabım parmağıma vurup yer etmişti, izi kaldı sanki. Ya durur muyum, hemen açtım ne gibi uygulamalar, pratik çözümler geliştirilir, buldum.
Fasulyeye niye şeker atılır, Louvre müzesi Paris'in neresinde kalır ve içinde tam olarak neler var, çay lekesi deterjansız nasıl çıkarılır gibi meseleleri öğrendim. Atmosferle mavi gökyüzünün bağlantısını da hatırladım bir daha. Fahrenheit termometresindeki donma ve kaynama noktalarını da unutmuştum, o da iyi oldu. Bilime adamışken kendimi (!) orta okuldan "soymuk borusu" diye absürd bir şey kalmıştı aklımda, bu bilgiyi de parlattım. Bir de ünlü İtalyan aileleri merak ettim. 

Orta çağ da bayınca yine kendime döndüm. Vücut kitle endeksimi bilmediğimi fark ettim. Aman Allahım! Hemen hesapladım. İdeal kilom 58 olmalıymış, doğrudur, söz vermeyeyim, kısmet. Vücut yüzey alanım 1,68 m2

Ve en güzeli: yağsız vücut ağırlığım 47 kg imiş. Yani? Bu ne uçurum? Fok muyum ben be!? Fok muyum!?

Sahiden bilmiyorum beynime ne kaçmış, bakmayın öyle.
Sanki içeride bir kurtçuk var, zihnimde fır dönüyor, değdiği her yerde başka ve bir öncekinden bağımsız bir düşünce bitiveriyor. Bu, kafamın çok çalıştığı anlamına gelmiyor ne yazık ki. Düşündüklerime bakarsak...

Acaba "Bak gör!" mü diyor bugün yaptığım her şey bana? 
"Bak gör tatlım, sen ev kadını olacaksın işte. Şu meraklarına, şu boş zaman değerlendirme şekline bak. Sen istedin böyle olmasını. Güneş istemeyen kış bitkilerini araştıracağın yerde iki girişkenlik gösterip birkaç fikir geliştirseydin, belki güne değil de işe gitmek için giyiyor olurdun bugün bu süper ince, lycralı ten çorabı. Canım benim. Yaşından dolayı belki şimdi değil ama, ileride evlilik programları seyredeceksin. Hatta kendine hiç kondurmuyorsun tabii ama mutsuz bir evliliğin, hayatın olursa, Flash Tv'de Yalçın'ı bile izlersin. Günlere de gideceksin muhtemelen." 

Ama tabi, siz ne de olsa milenyumda yetişmiş, bir kuşak önceye bakarak epeyce okumuş yazmış, şuurlu ve kültürlü kadınlarsınız. Artık çay değil kahve türevleri, sini sini pasta börek değil daha bilinçli patisserie tüketeceksiniz. Okuduğunuz kitaplardan bahsedeceksiniz, ya da takip ettiğiniz yazarlardan. Bu da vicdanınızın bir köşesine çöreklenip, sizi içten içte "okudun okudun ama pek de bir iş tutmadı elin, evinin kadını oldun paşa paşa" diye kemiren sesi biraz olsun susturabilecek; boş da değilsiniz işte, dünyadan, siyasetten, hayattan haberiniz var."

Bilmiyorum. Bu histeri geçicidir belki, umarım, sadece bugüne has bir şapşallıktır. 
Kendime katacağım bu süper gerzek bilgi(!)lerden daha fazlası olmalı. Yani ne bileyim, rinit, Mediciler, soymuk borusu...
Bu arada soymuk borusu, nam-ı diğer Floem, fotosentez neticesinde üretilen organik maddeleri, bitki daha sonra yeni sürgünler verirken kullansın diye depoya taşıyan kanalcıklardı.
Ya...

Ama hadi kabul edin. Soymuk borusu çoğunuzun bilmediği bir şeydi, keratalar, artık biliyorsunuz.




22 Aralık 2011 Perşembe

Maya'sı Bozuklar

Ohh, sıcak sıcak, tazecik anlatayım hemen, unutmadan.

Dün doğurulduğum gündü; ya da yumurtadan çıktığım, veya cikletten, bundan çok da emin olamıyorum aslında bazen.
Ne kadar önemsiyor insan kendini demek ki. Çok üzüldüm sabah, yıllardır alıştırıldığım doğum günlerimi özlediğim ve bugünden bir beklentim olmadığı için; silik silik işe gidip kutlama mesajlarıma cevap yazıp, akşam da eve dönecektim. Gene güzel geçecekti elbet ama bildiğim gibi değil.

Tam böyle olmadı, her şey inanılmaz derecede yumuşak, hafif, pürüzsüz devam etti. Ofiste sıfır gerilim, işverenimiz (patron demekten nefret ediyorum da) bile bir şakacı, bir muzip...Kafayı yemeniz için yeterli bir nedendir nitekim bu.

Uzaktaki arkadaşlarımdan mesajlar aldım, hem buruluyor insan hem çok mutlu oluyor. 
Ofiste organize olunmuştu bile ki asla aklıma gelmezdi. Akşamında da şenliklere devam ettik. Atraksiyonsuz olur mu, olmaz. Takside telefon düşürdük. Nasıl bir track geldi ki o an bize; elimizdeki telefonla taksideki telefonumuzu aramak aklımıza gelmedi de, başka taksiye binip taa bindiğimiz ilk durağa dönüp adamı sormak gibi kompleks bir şey düşündük. Tamam itiraf edeyim, bu gerzek fikir benden çıktı. Çok pratik zekalıyım ayol.
Hadi öbür salaklığımı da söyleyeyim, madem bu kadar yolunu yaptık. Sinemaya gittik, doğum günümde Sümela'nın Şifresi'ni izledim. Siz gitmeyin. Bu kadar. 

Doğum günlerimde benim ve artık tayfam için de klasikleşmiş bir ritüel vardır: çilekli pasta.
Hikayesi annemle bağlantılıdır. Ben çocukken, ya da evden ayrılmadan evvel, hemen hemen her 21 aralık nasıl oluyorsa okul gününe denk geliyordu. Eve geldiğimde dolapta yuvarlak alüminyum tepside, annemin fırını yüzünden ortası hafif tümsek olmuş pandispanyanın üzerinde kar beyaz krema, spatulayla özenle düzeltilmiş, ortadaki o bombeden başlanarak dışa doğru intizamlı dizilmiş çilek dilimleri. İçinde de her katta çilekler, bolca krema. En büyük ve en güzel çilekler hep o bombede olurdu. Ama bizim kenarları yiyip o bombeye ulaşmamız bir iki gün alıyordu, çilekler biraz pörsür gibi olurlardı. Niye öyle yapardı annem bilmem. Alıştığım ve alışmaktan memnun olduğum için hiç sorgulamadığım bir detaydı demek ki bu.
Ben bu pastadan tayfama ne zaman, nasıl bir özlemle bahsettim bilmem, inanın hiç hatırlamıyorum. Ama ondan sonra tüm yaş günlerimde beni birbirinden güzel çilekli pastalarla kutladılar. Ben doğmadan çilekli pasta yenmez, çilekli pasta gelmeden ben doğmam gibi bir hal aldı; mutluluktan ölecek gibi olmamdan başka hiç bir şikayetim yok.

Başka her şey bana kalsın ama sizinle annemin mesajını paylaşayım.
Öncelikle, on sekizinciden itibaren annemlersiz kutluyorum yaş günlerimi ve annem adet edindi, her yıl o gün bana, o günden beri kaç sene geçtiğini vurgulayarak bir kutlama mesajı atar. Bu yılki:

"23 yıl önce bugün Allah bana seni emanet etti, ben bu emaneti gururla büyüttüm, çok mutluyum. Allah herkese senin gibi evlat versin, kutlu mutlu umutlu ol. Sevgiyle öptüm."



Kuzey Koreli liderlerinin ardından günlerce manyakça ağlayıp dövünen şu Koreliler gibi, dün de benim için, benim ülkem çapında histerik gülmeler, içten kutlamalar görüldü. Aferin.  Zaten seneye görür müyüz bilmem gençler. Mayalara bakarsak, bu sene son pastamızı yedik gibi bir his var içimde. Şu gencecik yaşımda nasıl telaşa gama salıyorlar insanı, eşşek herifler. Bir hayırlı şey de söyleyen olmamış. Biri de deseymiş ya, "biz daha bilemiyoruz tabi, sonuçta meyanla baldıranla falan da bir yere kadar, ama çok ilerledik, bir gün gelecek tüm dahili illetlere (henüz adına kanser denmedi tabi) çare bulunacak" filan. Hep böyle bir gerilim, bir negatif haller...


Sevilmek güzel şey velhasıl. Sizin de seveniniz, hatırlayanınız, kutlayanınız çok olsun, benden beter olun, içiniz bayılsın sevgiden, mutluluktan fenalık gelsin! Hepinize teşekkür ederim.

19 Aralık 2011 Pazartesi

mutlu doğum haftam

Bir ağrıyım şu anda annemin leğen kemiklerinde, sızım sızım. Tam omuriliğinin orta yerinde bir dikenim, oturtmuyorum, yatırmıyorum, dikiltmiyorum. Kasıklarında sızıyım, her soluğunda gırtlağına basan. Karnındaki bebeğim. İki gün daha buralardayım. 
Babamın olsam olsam kalbinde bir ağrıyımdır. Onun o alışılmamış heyecanının gerdiği müşfik baba yüreğinde. 

Annem henüz bilmiyor, dünya var olalı beri neredeyse her kadının başına gelenin kendi bedeninde nasıl bir ıstırabı getireceğini. Maşallah, bütün erkek yazarların, hamile karakterlerinin doğum anlarını yazarken ayan beyan, yaşarmışcasına, deneyimlemişcesine tasvir ettikleri doğum ağrıları, böylece dile düşmüş, herkeslerce eksiksiz tarif olunan bir acı olmuştur; ama gene de herhalde her kadın için daima paylaşımsız bir acı olmalı.

Bugün kar yağmaya başlayacak. Günlerce sürecek, gökyüzü bembeyaz olacak, yağmurlu günlerin grisi bitmiş, yazlıkları dolaba kaldırmış dallar şimdi kar alacaklar omuzlarına, sıkı sıkı sarınıp bürünecekler. Ne var ki rüzgar da sertleşmeye, yerine tam oturmayan ahşap pencerelerden sızıp, tüllerimizi havalandırmaya başlayacak.
Kar yolları dolduracak, köylere ulaşım kapanacak. Benim evim neyse ki  köyde sayılmaz, ama mahallenin ebesi ulaşım engelinden yine de etkilenecek. Babam ona ulaşmakta neredeyse gecikecek.

İki sabah geçecek. Annem her sabah beni bekleyecek, sonra annemin karnını ağrıtacağım. Teyzem hemen yetişecek, babaannem de. Bir takım komplikasyonlar (bayılıyorum şu lafa) olacak, başka ebe aranacak, tırsılacak, endişelenilecek...Annemi perişan etmiş de olsam, doğacağım. Pek sevinecekler. Ne demekse, ilk göz ağrısı diye sevecekler beni. Birkaç gün sonra annem, babam, sımsıkı kundaklanmış ben; perişan bir fotoğraf karesinde doğumumun hem kederli hem neşeli yanlarını suratlarımızda yansıtarak ölümsüzleştireceğiz.


Bir Tristram Shandy vakası olsaydım ben de keşke. Ah, ne mükemmel! Babamı, sevildiğimi, öpüldüğümü, karşımda durup gülen gözleriyle aptalca sesler çıkaran yetişkinleri keşke bilebilseydim demiştim. Böyle varsayımlara mecbur olmasaydım. Size kendi doğumumu gerçekten kendim anlatabilseydim. Ancak malumunuz öyle olmuyor işte bu işler. Baş rolünde sadece kendiniz olduğunuz, üstelik de hayli sükse yapan bir filmin detaylarından sizin haberiniz bile olmuyor. Sen ancak bağır çağır, altını pisle. Peh! Yaşamak deniyor buna.

Derken, o anın üstünden yirmi üç sene geçivermiş. Bir doğum günümün daha arifesindeyim. Her sene kendime bir kaç soru sorarım, o uzuuun gecede. Düşünecek de cevabını verecek de uzunca bir zamandır ne de olsa. Sırf bu iç hesaplaşma, ibreleri sıfırlama anı için bile heyecanlanıyorum her defasında.


Gel gelelim bu sene yıllık seremonimi gerçekleştirmem için fiziki şartlarım yeterli değil. Etrafım arkadaş dolu değil bir kere. Kar da yok, karı geçtim doğru düzgün soğuk bile değil hava. Ne şapşal doğum günleri geçirdim, ne komik, ne keyifli, vs.  Hele geçen yıl ki, bir hafta önce başladı mutluluk hormonlarım çıldırmaya. Kutlu doğum haftası ilan etti Onur, her gün güzel bir şey oldu, doğduğumda zirve yaptık çok şükür; şımarık bir şey oldum. İlgi arsızı. Şükürsüz de değildim ancak. 
Var olduğum müddetçe niceleri de olacaktır. Bu yılkini de artık ileride acısı da suyu da çıkarılmak üzere kaydederim deftere.

Salakça diyorlar, insan yaşlanıyor diye kutlar mıymış şeysini biliyorsunuz siz de. Halt ediyorlar bana kalırsa. Ben de yaşlanmaktan, geçmişe bakıp her şeyi gözden geçirmenin daha uzun zamanımı alacağı anı yüklü o yıllardan manyak gibi korkan biri olarak; zamana pek laf etmiyorum bu konuda. Varsın aksın. Ben "her yaşın ayrı güzelliği var"cılardanım.

Ya da ben böyle bol keseden atıyorum da atıyorum ama henüz endişelenecek bir şey olmadığındandır belki. Annem tuzlayalım da kokma, jelatinleyelim de hava alma gibi acayip şakalar yapıyor bazen, belki de hakikaten var bir bildikleri.

Annemle bağımı yirmi üç sene önce kesmiş olmalarına rağmen, zaman ilerledikçe benim ona bağım daha da güçlü bir hal alıyor. Doğarken ters mi geldim nedir, büyüdükçe daha müstakil bir insan olacağım yerde...

Mutlu doğum haftamın resmen ilanıdır bu. Ofiste, yine akşam çayının sonunu haşlayarak elde ettiğim bu berbat çayı, "older but not a bit wiser" olacağımı iyi bildiğim nice muhtemel yıllarımın şerefine kaldırıyor ve fondipliyorum.



14 Aralık 2011 Çarşamba

böceği ölen genç kızın dramı

Birazdan lafı çok alakasız bir yere saçma sapan bir şekilde bağlayacağımı bile bile anneannelerden bahsederek giriş yapıyorum. Konu anneanne değil zira. Olsun. 

Anneanneler çeşitlidir. Her torun için de özeldir yerleri, ya da nasıl diyelim, her torunda mutlaka iz bırakmışlardır. Arkadaşlarımın anneanne hikayelerinden anladığım kadarıyla bazıları aksi ve cimriydiler, çok ilginç. Bazıları bunamış, bazısı tonton, köylü, geveze..Bir de şu profil vardır: Cumhuriyet kadını anneanneler. Şehirliymişler onlar. Dans filan da bilirlermiş.

Benim anneannem kırsaldandır; köylüdür. Senelerdir çalışmış, Almanya işçiliği de yapmış, daima köylü ve kültürlüdür. Çok tatlıdır, görseniz yersiniz. Enteresan biçimde boncuk gibi gözleri vardır, renkli göz ben ve bir teyze kızım haricinde kimsede yoktur sülalede. Gerçi bizimki anneannemle alakalı mı bilmem. İsmi de kendi gibi sadedir, basittir, çok hassas ve güzeldir; Ayşe. 
Allah'tan başka dayanağı olmadığını küçücük kızlığından bilen bu tontiş, bugün de imanlı ve inançlı bir "anane" modelidir. Ve de çok komiktir aslında. Özü komik, hali, duruşu, lafları...


Köylü kelimelerini biliyor musunuz siz? Çocukken hep köye giderdim kalmaya, duyardım: tarla çiftlik, ahır, inekler, küspe havuzu, santrafiş (sulama yapılırken kullanılan son derece teknik alet)... Alışıktım onlara ve kelimelerine. Ben hiç yadırgamıyordum, ta ki bizden başka kimsenin bilmediğini anlayıncaya ve Türkçe'de öyle apır sapır laflar olmadığını öğreninceye kadar.


Tendiris, düzgüncecik demektir. Evet "cecik" ekiyle kelime, tam ifadesini bulur. İpiğdil, pespaye, çirkin demek. Mısmıl da güzel, beğenilen şeyler için kullanılıyor. Deyişler de var tabi. Benim hala kullanmakta ısrar ettiğim ve ardından "etimolojisini" (evet) açıklamaktan bıkmadığım bir tanesidir böceği ölmek. Bir insan neşesizse, genelde kederli ya da hayattan pek beklentisi kalmamış gibi öyle bir köşede oturuyorsa ona ananem "böcee ölmüş" der. Ruhu mu kastediyor nedir, bilmiyorum, merak edip de sormadım. Onu yaşatan her neyse işte, o ölmüş.

Derim ve asıl konuya girerim. Evet konu buydu, galiba şu sıralar böceğim öldü diyecektim, ondan bu ağdalı girizgah.
İstanbul'da yalnız kalma fikri canımı sıkıyor biraz. Tam da kış geliyor, cafelere gidip burnumuzu boğaza karşı bir cama dayayıp earl grey'li çay içme zamanı. Kar yağınca yürüyüşe de çıkmak lazım. Gırç gırç. Düşmem lazım, yanımdaki biriyle gülmekten yerden kalkamayacak kadar gülmeliyiz. Birinin kışlık puzzlelarıma yardım etmesi, ya da burnunu sokması da gerek. Bir pazarımız var, onda da kahvaltıma eşlik edecek, sucuklu yumurtanın sarısını ekmeğiyle patlatacak birileri olmalı. Bu potansiyelde bir Kerem var, onu da her zaman ele geçiremiyorum. "Bu sene kış çetin geçecek". Gerçi gelemedi o da bi.


Rüyamda kar yağdığını gördüm. Kar taneleri iri iri, süzüle süzüle düşüyordu. Çok özlemişim.
Bu arada, bu iri yağışa da bebek patiği gibi derler ananemler. Yağmurun iri iri su birikintilerine düşmesine de kurbağa gözü yağıyor diyorlar.


Ben yine hafta sonları tosbağa gibi, ve önceden her zaman olduğum gibi sırt çantamı yüklenip Adapazarı'na gideceğim. Pazar kahvaltısı kışı paylaşınca güzel ne de olsa. Annemle babam hep oradalar, ne zaman paylaşmak istersem düşerim yollara, n'apalım.


Böceğim ölmedi aslında da, kış uykusuna yatan bir tür sanırım benimki. Baharda yine çıkarız belki topraktan.


Kış romantizmine başlamışken de zihnim beni The Waste Land'e götürdü. Sanırım okulda son dönemde bunu okuduğumuz için, en iyi bunu bir de Alfred Prufrock'u hatırlıyorum. Akım akım romanticism çarpmış demek beni. Ya da Huriye Hoca içimize işlemiş.


"APRIL is the cruellest month, breeding
Lilacs out of the dead land, mixing
Memory and desire, stirring
Dull roots with spring rain.


Winter kept us warm, covering
Earth in forgetful snow, feeding

A little life with dried tubers."

T.S. Eliot


9 Aralık 2011 Cuma

duygu çorbası


Hormonlarımın esiriyim.
Annelik iç güdülerim toptan şaha kalkmış durumda. İnsan yavrusu da ne acayip şey ha, kendini sevdirmesiyle tiksindirmesi arasında nasıl da ince bir çizgi var, gülmekten katıldığınız noktada gülüşünüzün ağlamaya dönüşmesi gibi. Dün akşam yolda,  otobüs durağındaki adamın kucağında bir bebek gördüm. Bembeyaz tombul yanakları vardı, upuzun, tül gibi kirpikleri, yumuşacık olduğu besbelli teni, nokta kadar bir ağzı vardı; "bunlar hepimizde olan şeyler bunu bu kadar romantik kılan ne?" diye odun bir soru soruyor da olabilirsiniz. Ölçü. Siz medievallar nasıl der? Proportion. Kusursuz bir tablo gibiydi çocuk, bir de bu kadar masum ve koyun bakan bir mahlukatı nicedir dikkatli incelememişim demek ki. Böyle bir şeye sahip olasım geliyor netice itibariyle. Mıncık mıncık.

Bugün annemle babamın geleceğini biliyor olmak da bu çapraşık duygu durumumu derinleştiriyor, n'oluyor? Annemle babama sarılıp saatlerce oturmak istiyorum. Beni sevsinler, deli gibi manyak gibi ilgi göstersinler, fikrimi sormadan beslesinler istiyorum. Evet farkındayım, anne mi olsun bebek mi, kararsız kalmış kahramanımız. Sever uçları eşşek sıpası. Yani merak ediyorum, nasıl olurdu? Babamın kucağında bilinçli bir bebek olsaydım, şimdi bana sarıldığında içimin ısındığını hissettiğim gibi o zaman da bilebilseydim. En hatırlanası zamanlarımızı hatırlamak nasıl olur da bize bahşedilmez? Annemin yanında uyuduğumu, babamın omuzlarında gezdiğimi, "tırmancılık" oynadığımızı, işten gelince kucağa alındığımı, gıdımdan öpüldüğümü...


Tırmancılık, konuşmayı söküp o gazla yeni kelimeler türeten şahsım tarafından uydurulmuş, tırmanmaktan gelen bir eylem. Ben bir pigmeyken 184'lük babam bana bir gökdelen gibi görünüyordu aşağıdan bakınca. Kollarımı tutardı, sonra ben de ayaklarımla ayaklarının üzerinden başlayıp mümkün olduğunca yukarı, göğsüne kadar adım adım tırmanırdım. Ne fantezi.

Ben annemle babama doyamadım, açıkça söylüyorum. Üniversiteye çok küçük gidiyoruz bence. Bana öyle geldi. Bir gittim pir gittim. Elimden düşmedi o valiz. Her şey yolundaydı, iyiydi ama onları özlemek, aramak, yanımda istemek gibi pis hisler hep içimin münasip bir köşesinde bekleyip durdular. Onlarsız daha çabuk olgunlaştım, diye düşünüyorum bir yandan; ama onlara muhtaç çocuk halim de hiç çıkmadı içimden. İleride de dokunur mu bu acaba böyle, kendi çocuklarım da benden ayrıldıklarında içime içime batıp double sancı yapar mı? Zannettiğim kadar güçlü değilim ben demek ki, çünkü onlara olan ihtiyacım asla tükenmeyecek gibi geliyor. 


Kerem daha güçlü geliyor bana, çünkü geleceğe dair konuştuğumuz bazı zamanlarda yüzünde de sesinde de görüyorum o kendine güveni. Kendi yapar, kendi yaşar, ailesinden hiç kopmaz biliyorum ama sımsıkı da bağlı kalmaz. O dengenin farkında. Dünyanın düzeninin bu olduğunu; öz ailenden başka bir aileye veyahut da bir hayata sahip olmanın ve kendi yoluna yürümenin hayatın en temel ve en klişe kuralı olduğunu biliyor. Ben neden böyle kanıksayamadım olayı bilmem. O şimdi üniversitede, sonra iş bulacak, sonra da bir eş. Bizden ayrı yaşayacak. Gerçi ben farklı mıyım? Ben de senelerdir ayrı olduğum gibi bu noktadan sonra zaten geri de dönmeyeceğim tekrar. Kopup gideceğiz diye çok korkuyorum. Bir daha hiç dört kişi kalamayacağız muhtemelen. Ben dördümüzü hastalıklı bir şekilde kıskanıyorum.
Geç kalınmış ya da müzmin bir Electra kompleksi benimki. Aile sapıklığı. İç yiyici düşkünlük. 


Bunların hepsi beni başka sorulara yöneltiyor elbette.


Nasıl yayım lan ben? Özgürlük, bağımsızlık, bağlasan durmazlık falan. Öf.
Bu kısım var içimde işin garibi. İçim de çöplük gibiymiş, yazdıkça seyrediyorum kendimi, bir fena oldum.
Çok kişilikliyim sanırım, katıdan sıvıya, sıvıdan gaza, her hale anında geçiş mevcut. Evet çingene ruhum hayli güçlüdür, gitsin gezsin tanısın yesin içsin...Ama sonra geri dönsün... O burç zımbırtılarını yazanlar bunu kaçırıyorlar, hani yıllardır öyle bir tasvir edilmişiz ki sanırsınız evden kaçan bütün kızlar yaydır. Aileden ipini koparmışcasına ayrılıp gitmek de bağımsızlık değildir ayrıca, aileye sahip olmanın özgürlüğe bir engel olmadığı gibi.


Sosyal mesajımı da verdiğime göre, bana müsaade. 
Bakıyorum da, yine ardımda bir duygu çorbası bırakıyorum. Afiyet olsun. 


Öpçük.




7 Aralık 2011 Çarşamba

akmış rimel klişesine yeni bir soluk

Birkaç gündür üç tarafı denizlerle çevrili ülkemde su sıkıntısı çekiyorum, bireysel, mikro bir sıkıntı tabi bu. Eve damacana su söylediğim adamla randevu konusunda bir türlü hem fikir olamadığımız için, bir iki gün pet şişeye talim ettik. Randevu diyorum çünkü benim evden ayrılış ve eve dönüş zamanlarımı ısrarla soran, duyarlı bir adam dükkan sahibi. Ona göre getirecekmiş suyumu, velhasıl denk getiremedik bir süre. Dükkan da benim evimin üç apartman yanı bu arada. 


Derken geçen akşam yeni bir girişimde bulundum, iş çıkışı aradım. Yoğunlarmış. "Beyefendi 3 gündür söylüyorum, getirmeyecekseniz söyleyin de başımın çaresine bakayım." diye "atarlandım". Başının çaresine bakmak...Çok vurucu olmuş, sanki mahrumiyet bölgesindeyim; aşağısı market, sağım büfe, solum Migros...Neyse, olsun.


Saatler geçti gelen giden yok, e adamlar koca İstanbul'a bir başlarına servis yapıyorlar, o kadar gecikme olur tabi, bir de taa nereden geldiklerini ekle. Evet...


Sanki misafir bekliyormuşum gibi de bir türlü rahat edemedim kendi evimde. Makyajımı da silmedim. Televizyonu kurcalıyorum. Oyalanıyorum. Banyo ihtiyacım var ama kara bahtım kör talihimden öyle eminim ki biliyorum, banyoya girdiğim anda kapı çalacak. Akşamın 9'unu da ettikten sonra umudu kestim. 
Sonra saat 9 buçuğu geçiyorken kapı çaldı. Ne kadar duyarlılar ya, utandım kendimden bir kez daha. Adamlar kurudum kaldım diye akşam akşam su getirmişler bana. Otuzlu yaşlarda ufak yapılı bir adama açtım kapıyı, adamın yüzü değişti birden. Böyle çekingen bir hal aldı. Ben de gecikmeden ötürü bir mahcubiyet pozu bu herhalde diye düşünerek, telefondaki atarımın da hala etkisinden kurtulamadığım için hiç yüz vermedim, donuk donuk bakıyorum kapı aralığından. Uzattım parasını. Adamın yüzü daha da karardı. Böyle bir keder, Allah'ım ben şimdi n'apacağımlar, ezilmeler büzülmeler... 
N'oluyo be derken ben o birkaç saniyede, adam: 
"Abla ya kusura bakma n'olur da, suya zam gelmiş de..." 
dedi. O "de" sayfa sayfa özür dileme yerine geçiyor zaten, belli. Hatta ikna olmamamdan ya da üstüne sıçramamdan korkmuş olacak ki, cebinden bir tomar para çıkardı ve: 
"Az önce de bir yerden yirmi lira verdiler abla, bak para üstü bu da..." 
Yani yalan söylemesinin imkanı yok. Elli kuruşa müdana edecek bir sıfat var demek ki bende. İçten içe buna içerlerken, öte yandan tavrımı değiştirmemeye karar veriyorum. Mesele para değil, memnuniyetsizliğim bu gecikmeden dolayıdır havası verdiğim sesimle adama, "Allah Allah daha bir kere bile su söylemedik bu neyin zammıymış hemen" vb. birkaç cümle sokuşturuyorum. Bu diyaloglar birkaç saniye içinde akıp giderken adam da, benim her çıkışmamda karşı komşunun kapısının oraya doğru geriliyor usulca. Anlam veremediğim bir biçimde tedirgin kapıyı açtığımdan beri. Hasta mıdır nedir, çattık diye düşünüyorum hala kafamda...Vedalaşıyoruz nihayet. Yere yatırıp yuvarlayarak mutfağa soktuğum damacanadan ilk suyumu afiyetle içiyorum. 

Tamam, kriz bitti, daha bir kaç hafta işim olmaz adamla...

Dakikalar sonra lavaboya giriyorum, aynadaki buhar gitmiş.
Yüzümü görüyorum. Sonra bu yüzle kapı açtığım aklıma çat! diye düşüveriyor. Kısa bir an için bilincim kapanıp tekrar açılıyor. Ama şimdi bütün taşlar yerli yerinde.

Makyajla banyoya girmişim, suratımı da bir güzel çitilemişim, böyle kaşlardan yanaklara kadar akmış zifir gibi, oh, yol yol. Göz çukurlarım tamamen siyah zaten. Panda gibiyim özetle. 

Şok geçtikten sonra, zil çaldığı andan itibaren yaşananlar bir kez daha geçti gözümün önünden; artık hepsi bir anlam ifade ediyordu neyse ki. Tüm o gerilim... Tanrım. 

Kendime çok gülerim ben, dangalaklıklarım bitmez. Ama uzun zamandır dövüne dövüne güleceğim bir şekilde saçmalamamışım belli ki. 

Hayret ve merak ettiğim birkaç şey var: Nasıl bu kadar boş bulunabildim? Bir makyaj ürünü nereye kadar waterproof olabilir? O adam gerçekten ne düşündü? Eroinman olduğumu mu? Ne çekip de bu hale geldiğimi mi? Koca dayağı yediğimi mi? Bence koca dayağı yiyen eroinman bir pandaydım, komboydum.













5 Aralık 2011 Pazartesi

anne ben escapist oldum


Buldum efendim buldum! Nedendir benim bu nazenin, kederli, mahzun hallerim, buldum. Yere göğe konduramadım şu kimliğimi. Sen ki ergenliği devir, bir gün olsun isyan etme, kuzu kuzu git gel büyü, kendini bozma, sonra bir gün gelsin tanıma kendini. Sığamıyorum evlere odalara. Böğrüme oturdu bir öküz.

Ben havada yürüyorum, evet. Boşluklara basa basa... Aidiyet duygumu kaybettim çünkü.

Hiçbir yerde olmak istiyorum, varsa öyle bir seçeneğim. Aklım Ankara'da kalıyor sahilde bir bankın tepesinde burnum kızararak otururken. Ah diyorum, kar yağardı orada. Orada olsam, "kimseler kalmadı önceki gibi, bir denize hasret yaşayıp gidiyoruz şu çorak iklimde" diye hayıflanırdım. Adapazarı'nda olsam,
-kibrim boyumu aşmış- şehri, insanını beğenmez, "kaldım bu fındık kabuğu kadar ucube kentte, elin oğlu İstanbul'da İzmir'de..." diye söylenirim. Başka bir yer düşünüyorum kafamda, lakin kafamda bile ayrı kalamıyorum kimselerden. Babamı görmezsem öleceğim sanki, fuzuli bir arabesk hal. Annem hafta sonları turşu gönderemezse acımdan öleceğim ya da belki. 

Şehirleri geçiyorum, evlere ofislere de sığamaz oldum. 
Geçirdiğim güzel zamanlar şerit şerit, rulo rulo geçiyorlar gözlerimin önünden. 
Birisi beni dövsün madem artık. Çünkü bir şeye, bir yere acilen tutunmam gerek. Evet sopa çözüm olur belki, madem iyilikten, laftan, konuşmaktan anlamadım...

Ben kendimden kaçıyorum. Güzel günlere dönüp bakıp iç geçirmekten korkuyorum, yapışıp kalacağım diye. Ama diğer yandan da yeni bir şeye tutunmaktan korkuyorum, eskiyi arayıp da bulamayacağım diye.




3 Aralık 2011 Cumartesi

kariyer yalan, çocuk yapın

Kariyer kadar içi boş bir sözcük daha var mıdır acaba? Yükte hafif pahada ağır.

Senelerce sürüp giden bir çekişme, bir yarış, ecel terleri, kramplar, uykusuzluklar ve manik depresif haller. Sınavların biri gelir biri gider. Sen koşarsın. Vizelerin biri gelir biri biter, sen durmazsın. Bu sırada hiç sormazsın. Ben de, -her şeyi sorguya çektiğim bazı anlar dışında- hiç sormadım n'aptığımı. Bulduğum her dala tutunayım istedim, hangi akıntının hangi denize açılacağını düşünmeden sormadan her akıntıya kapılmak istedim. Sonunda kuzey ya da güney, sıcak ya da soğuk, bir engine açılırdık...

Çok saygı duyuyorum akademik "kariyer" peşinde olanlara...Hayatımıza yön veren büyük büyük fikir ve fiil adamları olacaklar. Gerçekten etkileniyorum bu fikirden. Ama tabii hepsi olmasa da bir kısmı, öğretmen olmaları dışında "işlevsellik" katamayacaklar hayatımıza. Hadi ama, bunu reddetmeyelim. İşin fonksiyonu bir yana, bu insanlar, tartışmasız hepsi, kendilerine çok büyük katkılarda bulunuyorlar. Ben okumanın sihrine yürekten inanıyorum. Cilt cilt kitaplar, makaleler değil, bir takvim yaprağının arkasını okumak bile "özüne" kattığın bir damla su daha demek bence. Yani varsın doçent, profesör olmasın. Ama çok dolu, hayatlarını, hırslarını ve ideallerini hazmetmiş, olgun insanlar olacaklar kanımca (bir takım istisnalar hariç, ama o kadar çatlak da su sızdırmaz). İnsan şu hayatta başkalarının hırslarından önce kendi özünü doyurmalı, beslemeli. Galiba. Bu adamlar bunu başaracak olanlar.

"İş hayatı"nda kariyer peşinde olanlara ise hayranlıktan ziyade acıyorum. Bu grup için başkalarının hırsları daha önce geliyor. Sistem bu tabi kendilerinin icadı değil. O "başkalarının", hırslarını doyurdukları mecralardan nemalanarak emin adımlarla tırmanıyorlar kariyer basamaklarını. Yani birileri bir av yakalıyor, beğendiği yerini beğendiği zaman tüketiyor, kalanını size öyle güzel sunuyor ki hiç ellenmemiş sanıyorsunuz tabağınızdakileri. Kendinizi özel bir misafir zannediyorsunuz ve çaresiz, aptalca bir saygı duyuyorsunuz. Ay çok önemlisiniz o sofra için hakikaten... Hakaret eder gibi mi oldum? Asla. Bazı açılardan onlara da saygı duyuyorum nitekim; iyimserlikleri, hayalperestlikleri, sabırları ve azimleri mesela...Bu da bir yol neticede. Bir alternatif olduğuna göre de eninde sonunda seçilecek. 

Mutlu olacak mıyız? Hayır gençler, sandığınız kadar olmayacağız. 
Milliyet, Hürriyet takip edenler Arzuhan Yalçındağ, Güler Sabancı gibi hanımlara nasıl tav olduğumuzu tahmin ederler. Yapmayın. Biz de Türkiye'nin sayılı okullarından mezun olduk. Bizim de hayallerimiz var.

Ben buraya nereden geldim? Hah. Vikipedia'da bir şey arıyordum az önce, site okuyucularından çaplarınca bağışlar rica ediyor; çünkü burası kar amacı gütmeyen, reklam vermeyen, bir propaganda aracı olmayan bir site ve ana sayfalarında bir süredir şu duyuru var:

Vikipedi programcısı  Brandon Harris diyor ki: Wikimedia Vakfı'nda çalışıyorum çünkü ruhumdaki her şey bana doğru olan şeyi yapmamı söylüyor. Kim olduğunu bilmediğimiz insanlardan para çalmak için, aptalca bir fikirle tasarlanmış kimi işler yapan; dev teknoloji şirketlerinde çalıştım. Eve yıkılmış olarak gelirdim.

Adamın gözü mü tok, aklı mı kıt...Onu anlayamadım ama kuvvetle muhtemel mutlu bir adamdır; anlaşılan kendi çapında, gözü dahasında olmayan bir kariyeri var işte. E çocuğu da vardır. Mis.

1 Aralık 2011 Perşembe

Bir Aralık

Ah...
Çok zayıfladı bünyem. Ne kışa geliyor, ne kedere ne gama. Ve ne çok düşünüyorum artık. Beynim karıncalanıp da görüntüler zihnimde bulanıklaşmaya başlayıncaya kadar. Yine de bir neticeye varamamaksa, ne hüsran.
Ergenliğimde mesela, bu kadar düşünmüş olsaydım her kararımı, her adımımı, şimdilerde bana "keşke" dedirten hiçbir şeyi yapmazdım. Yapmaz mıydım sahiden? Bilmem.

Aralık başladı bu gün. İçimde bir his var, hem bir yılın hem başka bir şeylerin de sonu olacakmış gibi. Olsa keşke. Paniklemeyin, Mayaların takvim hesapları filan kafanızı karıştırmasın; o iş için bir seneniz daha var. Başka sonlardan bahsediyorum ben, tam olarak açılımını bilmesem de. Bir değişiklik en azından.

Aralık şimdiye kadar hep soğuk başlardı ama bu yıl öyle değil. En azından burada değil. Güneşli günler yaşıyoruz. Değil kar, yağmur bile yok. Atkı takmıyorum, bere ya da eldiven de. Lahana gibi olmadım henüz ki bayılırım. İçimden bir şey örmek de gelmedi böyle olunca. Zaten içimden hiçbir şey gelmiyor.

Aralık enerjik olduğum bir aydı, hep. Kafamı dayayıp bir cama, saatlerce yoldan geçenleri seyredesim geliyor şimdi.

Aralık, Kasım boyunca çıldırmışcasına mandalina yemiş olarak girdiğim bir aydı. Toplasam bir kilo ancak yemişimdir bu yıl. Saide'yle birkaç defa derste mandalina yemiştik, "höşür höşür". Deniz Hoca'nın Drama dersinde. Her yer turunç koktu, ellerim mandalinanın kabuğuyla yapış yapış, dilimlere ayırıp beyaz ipliklerini soydum tek tek. İpliklerini yiyemiyorum. Bir torba mandalinayı müthiş bir keyifle yedik koca sınıfta, Godot'yu beklerken.

Aralık koca yılın koşturmasının sonunda artık direnmekten, bazı şeyleri değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğim, her şeyin rutininde akıp gittiği aydı. Değişiklik bekliyorum şimdi. Bu stabilite, şu son otuz günde bile olsa değişsin diye bekliyorum. Manyak mıyım neyim?

Aralık genelde ağız bakımımın denk geldiği aydı. Şimdilik böyle bir planım yok bu yıl. Bir azım arada ağrıyor, bir tane dolgumun da elden geçmesi gerekiyor fikrimce. 

Aralık, babamın yeşil-siyah pötikareli sofra bezini yere yayıp, gözlüklerini burnuna, annemin önlüğünü de boynuna taktıktan sonra bir leğen nar ayıkladığı, cam kaselere bölüştürüp elimize tutuşturduğu bir aydı. Ya da aynı örtü üzerinde bir tepsi fındık ayıkladığı, annemin de bunları fırında kavurduğu aydı. Şimdilerde eve geliyor, montla çantayı yatağa fırlatıyor, bir sandviç yapıp kemirirken üzerimi değiştiriyorum. Sonra ya sadece kitap okuyor, ya sadece tv izliyor, ya da sadece puzzle yapıyorum. Bundan keyif alıyorum. Kapımın bir akşam sürpriz bir misafirce çalınacağına dair romantik hisler besliyorum. Sevinirdim herhalde. Hep kötü şeylerin habersiz gelmesine alışığız, aksi de olabilirdi pekala.

Aralık hep ikinci yazılıların ya da ikinci vizelerin başladığı ay oldu. Hep telaşlı oldum. Hep hızlı geçip gitti.

Aralık, her zaman, muhasebecilerin çok çalıştığı, iş yerlerinde bol bol evrak hareketi yaşanan, bilanço, tahakkuk, fiş, cari hesap gibi çok sıkıcı ama bence havalı da olan terimlerin havada uçuştuğu bir ay. Herkes borçlarını ödüyor, defterlerini temizliyor, muhasebeciler ziyarete geliyor... En azından kimseye borcum yok. O da bir şey.

Bu aralığı daha başında yakaladığımı hissediyorum. Öyle de. Biliyorum, yine yön veremeyeceğim akışına ama bilinçli bir tanıklık olacak bu yılınki. Umarım. Çünkü bazen bilincimin kapandığını düşünüyorum, bunu düşünecek kadar hissizleştiğimde. 

Fakat korkarım Aralık, bir senenin sonu olmaktan öte geçemeyecek bu yıl da.