Follow by Email

30 Ocak 2012 Pazartesi

couch potato

İngilizce Hazırlık sınıfında dağarcığıma katıldığından çok memnun olduğum çok tatlı bir ifadedir bu potato şeysi.
İçinde bütün evsel zevkleri barındırır. Uyuşuk mayışık, miskin, tv bağımlısı, obur, kanape, müzik, kitap, kahve, kahve ve kahve...




Bugün resmen bir pazartesi. Sabaha karlı uyandık ve aramızda pazardan kurtulamamış ruhlar var!




Gönül isterdi ki hiç telefon çalmasın, sadece sevgililerden mesajlar alalım, pijamalar hiç çıkmasın ve sokaklar böyle olsun.


Bugün evde olsaydım, söz veriyorum, asla miskince uyumazdım. Perdeleri sonuna kadar açardım. Kalkıp bir kahvaltı ederdim önce; çok detaylı değil ama besleyici, mutlu edici.

                        
                                                               
                                                   gibi bir şey mesela.


Not: fotoğrafların çoğunu google görsellerden çarptığım zaten aşikar fakat bir şeye dikkat çekmek isterim. Breakfast yazdığınızda çıkan fotoğraflardaki tek düze renklerle, kahvaltı yazdığınızda çıkan cümbüş...Kesinlikle kahvaltı bizim işimiz gençler.  Bizde kahvaltı olayı bir müessese. Hakkını veriyoruz. Vermeliyiz. Ben demiyorum, durum resimlerle sabit. Aramayı deneyiniz.


Bir de, niye elalemin fotoğraflarıyla idare ediyorum? 
Rezillik ya.
Powerpointte google resimleriyle times new roman kullanarak ucuz sunumlar yapan iş adamları gibi.


Dışarı çıkabilir miyim? Kendi fotoğraflarımı çekmem lazım.






Evde olsaydım bugün, İstanbul'la harika zaman geçireceğimize söz veriyorum. Bakın her zaman bu kadar iletişime açık biri değilim. 


Şimdi, eve gidebilir miyim?





29 Ocak 2012 Pazar

limon hikayesi


Sebzelikte unutulmuş, hareketsiz, sarı-yeşil, tüylü limoncağız. Günlerdir haber alınamamaktadır kendisinden, daha acısı, varlığı bile unutulmuştur. Son çare olarak buruk buruk kokusunu salar yattığı yerden tüm buzdolabına. Fark edilmek için yapabileceği son şeydir bu. Artık fark etmek zorundasınız. Üstüne yığılmış domatesleri, pırasaları, havuçları almak ve ona ulaşmak zorundasınız artık.

Tıpkı bu limon gibi içiniz çürüyor. Kokmaya başladınız.
Ondan farklı olarak, bulunmayı beklemektense kendiniz çıkmaya çalışıyorsunuz unutulduğunuz yerden.
Unutulabilecek, sonra bulunabilecek, ama yeniden kaybedilebilecek, sonunda yenisi alınabilecek bir eşya değilsiniz. Kendiniz isterseniz çıkarsınız, tıpkı kendinizi batırdığınız gibi.

Siz beklemezsiniz. Çünkü zaman sizin için farklı şekilde işler.
Hafızanızın içinde, zaman kaybetmeden binlerce kez yaşatabileceğinizi bilseniz bile  bu anı; bir daha bu anın gerçekliğine dönemeyeceğinizi bilirsiniz. Acele edersiniz. Gecikmek hep negatif, dakiklik hep pozitif bir anlam ifade eder hayatta. Kullanıldıkları yere ya da meydana getirdikleri sonuçlara bakılmaksızın, böyledirler.

Ve kabuğunuzu kırmaya çalışıyorsunuz.

Kabuğunuz sert. Önceden olduğundan daha sert. Eskiden yırtılırdı; artık kırılmıyor.
Artık değiştirmek o kadar kolay değil.


Gerçekler bazen az gelir.


Hayaller kurarsınız o zaman. Kurduklarınız kuyuya sallanan birer iptir. Tutunursunuz. Veya tutunmazsınız.
Hayallere saklanmazsınız fakat. Onlar artık birer malzemedir; kullanmanız gereklidir. Düşledikçe eğlenin gülümseyin diye geçmezler içinizden. Hayallerinizden pastalar, evler, kuşlar, adamlar ve kadınlar yapmanız lazımdır artık.

Çocuk değilsiniz. Hayal ettiklerinizi önce rüyanızda görüp ertesi gün unutup yenisini kuramazsınız. Artık kandırılamayacak kadar büyüksünüz.
Yeniden hayal etmeye başladıysanız, bu iyiye işarettir. Muhtemeldir ki tünelin sonunda bir ışık görünecektir eninde sonunda. Tünelin ne kadar uzun olduğu henüz bilinmese de. 
Neticede,

Yerin seni çektiği kadar ağırsın 
Kanatların çırpındığı kadar hafif.. 

Kalbinin attığı kadar canlısın 
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... 
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü.. 
Ne renk olursa olsun kaşın gözün, 
Karşındakinin gördüğüdür rengin.. 
Yaşadıklarını kar sayma: 
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna.


......
C.Y.




26 Ocak 2012 Perşembe

panter emel

Beni öyle feminist ayaklarında, kadın haklarının ölümüne savunucusu, beter olun erkekler kafasında bir insan olarak almayın. Erkekler hep kadınları eziyo, dövüyo, dışlıyo gibi klişe ve sığ beyanatlarda da bulunmak istemiyorum çünkü bir söylem klişeyse artık bir etkisi kalmadığındandır zaten. Laf kalabalığı etmeyelim. 

Bu arada feminizmin ne demek olduğunu da bilmiyoruz ya, o ayrı.  Zavallı terimcik, sığlaşa sığlaşa erkek düşmanlığına kadar düştü en sonunda; bakalım.

Erkekler kadınları sosyal hayatta basit görüyor. Olabilir. İçime fenalıklar geldi, ne zaman bu konu açılsa her şeyi taa en baştan; Genesis'ten, elmadan almak... Adem de adam olsaymış da Havva'nın her dediğine inanmasaymış. Nedir canım bu. Tanrı aklı birine kepçeyle birine enjektörle mi vermiş? Gerçi böyle de yapmış olabilir, şimdi bunu çürütemeyeceğim örnekler de yok değil. Neyse. 

Evet ne diyorduk? Hah, basit görüyolar ama kendi gözleriyle gördüklerinden değil, duydukları ve öğrendiklerinden öyle görüyorlar. Yere batasıca yerleşmiş ön yargılar yüzünden, kadınların bir resmini çizmişler kafalarında ve beyinlerinin sol üst köşesine de bir liste yapmışlar. En zeki kadın bile olsanız bu çerçeveden nasibinizi alacaksınız. Ucundan kıyısından bu şablona sizi de dahil eden "özellikleriniz" vardır. Ya çok konuşuyorsunuzdur, ya çok ağlıyorsunuzdur, bazı platformlarda harikasınızdır vesaire. Evet hepimiz bunları biliyoruz.

Geçen gün şirketimize, ne alaka olduğu konumuz dışı olan bir misafir geldi İstanbul Trafik Şube Müdürlüğünden. Oradan, gelinebilecek en yüksek mevkiden bir misafir. Toplantı odasında geçmekte olan sohbete önce istemeden, daha sonra gayet isteyerek misafir olduğumu da söylemekten hiç ar etmiyorum. Aferin bana.

Beyfendi trafik konusunda bir bilirkişi, hatta en çok bilir kişi de diyebiliriz.
Kazalardan, usulsüzlüklerden, sorumsuzluklardan bahsedildi. Söz kadınların şoförlüklerine geldi. 
Şahsen ben çok bilir kişi olarak kendisinin, şahsi fikirlerini böyle saça döke anlatmasını manasız buldum.

Baktığımız zaman şoförün bayan mı erkek mi olduğunu hemen anlıyorum. (E bilir kişi dedik) Mesela bayanlar kaza yapmaz abicim, genelde kurallara riayet ediyorlar ama neredeyse yapılan bütün kazalara onlar neden oluyorlar. Bayan yapışmış direksiyona, bakıyo öyle. Kendinde hata yok belki ama orda bulunması başlı başlına hata (haahohahaoo diye gülüşmeler) Kavşak böyle ya abi şimdi, şurdan geliyo adam; kadın zamanında durmuş onda bi sıkıntı yok da zamanında hareket etmiyo işte olay orda (yıhyıhyıh diye kikirdeşmeler) Hayır abi bir de üste çıkma huyları da var, bir şey de diyemiyorsun. Geçen tuttu biri ağlıyo falan. Ön verilsin kadınlara tabiki, pasif kalmasınlar da abi mayamız farklı biliyo musun?Neysse, uğraşıyoruz işte, koşturmaca...Sizde ne var ne yok?

Sürekli bayan dedi bu işleri iyi bilen adam, nezaket çerçevesinin dışına taşmadan verdi veriştirdi.

Kadınların müthiş araba kullandıklarını hiçbir zaman iddia etmeyi düşünmüyorum, çünkü buna inanmıyorum. Yukarıdaki güldürüklü diyalog da size "hadi ama şimdi, doğru söylemiş adam" düşüncesi vermiş olsa gerek; biraz daha dikkatli bakarsanız benim gördüğümü görebilirsiniz. Benim takıldığım nokta, hiçbir suretle mevkidaşı olmayan, aynı sıkıntıları paylaşmayan bir adama kalkıp, üstün mizah anlayışının bir yansıması olarak her koyduğu teşhisi beyan ediyor olması. Doktorun bir mühendise hemoroid ameliyatının sıkıntılarından bahsetmesine, bi bakışta kaç santim olduğunu anlıyorum abicim, diye tarif etmesine benziyor.

Yani artık öyle bir zamandayız ki kadınlarla ilgili böyle ayrımcı şakalar artık komik gelmemeli. Hala bunlarla eğlenebilecek kadar sığ ve sığır olunmamalı diye düşünüyorum. 

Kadınlara off side anlatmak, maç izletmek, araba sürmeyi öğretmek, kadınlarla alışveriş merkezlerine gitmeyi neden sevmediklerini bıkıp usanmadan, hala komikmişcesine anlatmak...Hadi ya! Aşın ama artık biraz. Bunlar komikliklerini yitirdi. Levent Kırca, Hamdi Alkan, BKM filan hep tükettiler bunları. Bu konular her seferinde ısıtıp ısıtıp sofraya konmamalı ki yıllardır birike birike içimize işleyen, toplumun orta yerine yerleşen bu ön yargılar daha fazla kök salmasın. Toplumun kanayan yarasına parmak basmak için değil, artık bunların fena halde bayat ve sıkıcı olduğunu belirtmek için böyle söz sanatı filan kullandım.

Kadınlar otobüs şoförlüğü yapıyor. Adana'da haber olan o iki üç kadını söylemiyorum. Şuncacık naçizane dünya görgümle Atina'da tanık olduğumu söyleyebilirim. Sayıları da prestijleri de sana bana on basardı.

Bizde tiye alınması gereken şey kadın davranışları değil zihniyetimiz olmalı aslında. Ancak böyle olduğunda zeka örneği espriler yapılabiliyor ve ancak bu şekilde zaaflarımız, -hadi gönlünüz olsun- aczimiz meydana çıkabiliyor.

Millet Ay'a çıkıyo!

Biz de hala "valla öğretmenlik kadın için en güzel meslek, çıktığın saat belli, tatili matili de var."






24 Ocak 2012 Salı

çözümsüzlüğe benzer b'şey

Velev ki kimseniz kalmadı. Anne, baba, akraba, arkadaş, komşu, tanıdık esnaf, aile hekimi...Her n'olduysa oldu, yapayalnız kaldınız. Herkes var ama sizin kimseniz kalmadı diyelim. Değil bir fincan şekere gideceğiniz, kokmuş tişörtlerinizi renklilerle mi siyahlarla mı yıkamanız gerektiğini soracak dahi bir insanınız kalmamış.Yalnızlık derdik buna herhalde?
Galiba öyle değil.
Yalnızlığı vara yoka kullanıyoruz ama hepsinden öte, en sahi, çırılçıplak bir anlamı var yalnızlığın ki yapayalnız.

Bir şeyler başlamıştır tepe taklak gelmeye. Çay mı içeyim kahve mi, şu kitabı mı okuyayım şuna mı başlayayım, faturayı bugün mü ödeyim yarın mı gideyim diye başlayan, katlanarak bir ciddiyet mağarasına doğru hızla ilerleyen "verilmek zorunda olan kararlar" olur. Bu ikilemler dozunu arttırıp şiddetleri arşa yükseldikçe, sizin de köşeciğinizde, minder,patik,battaniye,kağıt mendil seremonileriniz artar, sıklaşır.

Kendi başınıza cevaplayabileceğiniz soruları alt etmişsinizdir. 

Ama bazen. Herkesin soruları olur, veya sorunları.
Yakın çevrenizle paylaşırsınız; sağlıklı insanlar böyle yapar, arkadaş, anne, sevgili, eş vs. Dinlerler, varsa bir yol önerilir, yoksa klişe klişe teselli edilir ama bir şekilde ertesi günle devam edersiniz.
Ya etkisi ya kendisi geçer.
Ama bazen.
Günlerce, aylarca, hatta bazen ömür boyunca aklınızı yiyip bitirecek sandığınız sorularınız olur. Verdiğiniz her cevabı çürütür, her birine "ama"lar sıralarsınız. Olmaz. Çözülmez. 
Derken bunları da anlatmaya karar verirsiniz. 
Birine anlatırsınız, yeterince anlayamaz, başka birine, derken bir diğerine. Yeni bir bakış açısı veya çürütemeyeceğiniz bir düşünce söylensin diye ağzınızı açar öyle gözlerine bakarsınız. Fikre ihtiyacınız vardır. Sizde olmayan bir pencereye.
O pencerelerden de iş çıkmayacağını anladığınız anda beyninizin içinde hiç tatmadığınız bir yalnızlık dalgası yükselir. Sizi kimse anlamıyor değildir, fakat kimse sizin bitip tükenmez açmazlarınıza çare üretemeyecektir. Tüm makul liste sıralanmıştır. Siz de sıralanan çareleri halihazırda bir bir düşünmüş, harcamışsınızdır. 
Buyrun. İşte artık yalnızsınız. 
Her şey yüzeye taşınmıştır şu dakikadan itibaren. İçinize dokunabilecek, siz söylemeden anlayabilecek kimsenin kalmadığı düşüncesinin Dank! ettiği andasınızdır. Çok pis bir duygu bu. En çok anlaşılmasını istediğiniz şey sizden başka muhatap bulamıyor. Gel gelelim siz de yeterli olamıyorsunuz, o ayrı. Fena bir çıkmaz; illet bir durum. Ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz üstelik, bir nihayete erip ermeyeceğini de. Bir tekerlek var aklınızda, üstünde sorular silsilesi; dönüyor da dönüyor. Hep en başa. İnsanları da çaresiz bırakıyorsunuz histerikliğiniz karşısında. Boşa koydular dolduramadınız, dolu verdiler aldıramadınız çünkü. Anlattınız da anlattınız, daha anlatılacak bir yanı kalmadı fakat bir düze de çıkamadınız.
Tebrikler. Daha fazla yalnız kalamazdınız. 
Açın bir dizi seyredin. Bu akünün suyu başka türlü boşalmaz.

19 Ocak 2012 Perşembe

mesajından kaygılıyım

Kanıksamak, insana bahşedildiğine şükür mü etsem, isyan mı etsem karar veremediğim bir olgu.

Alışmak, unutmak istediklerimizi unutturuyor. Ne güzel. Ama zihinlerden, yer yüzünden silinmemesi, etkisini yitirmemesi gereken bazı şeyler kanıksanmamalı; her şeye alışılmamalı...

Bu kadar çok insan vurulmasaydı gündüz vakti; mesela Zeytinburnu'nda Çeçenler, Halaskargazi'de Dink, Tarlabaşı'nda bir meczup, hani bu kadar yemek yemek su içmek olmasaydı ölmek, bugün çarpılmaktan son anda kurtulduğum arabanın beni ezmesi şaşırtıcı bir haber olurdu belki. İnsanlar, yirmili yaşlarında sapasağlam bir kadının durduk yerde ölmüş olmasına sahiden üzülecek zaman ayırırlardı belki. Birileri peşinden giderdi bu işin. Benden önce binlerce benzer vaka içeren bi dosyaya takılmazdı benimki de. 
Belki on beş saniyeden fazla zaman harcarlardı haberimi okumaya, dinlemeye ve cık cık cık'lamaya. On beş saniye sonra, Hülya Avşar'ın Papermoon'da tam üç saat süren, sözüm ona gazetecileri meraktan kıvrandıran, bilmem kim Dereli'yle buluşmasını fıldır fıldır gözlerle okuyup bitirmezlerdi.

Mesela bu kadar çok çocuk gelin olmasaydı ülkemde, dün hastaneye getirdiği kendi bebeğiyle kameralara yansıyan on üçlük anne gündem olabilirdi. Uzaklaşıp bakarsanız, dehşet verici bir haber bu. Yürekli birileri çıkıp diyebilirdi ki adet gördüğünün ertesi günü doğurabildiği tescillenmiş bu kızlar artık satılmasın. Pos bıyıklı pis dişli, döşü kıllı, düşük zekalı zengin adamlara peşkeş çekilmesin
Artık bunların denmesine gerek bile yok. O kızlardan çok var. O haberlerden çok okuduk. Ya da bu ve benzeri hassas ve kanıksanmaması gereken konularda sosyal paylaşımlar onlarca like alırdı; birileri, ellerinden bir şey gelmese bile bunun kanamakta olan bir yara olduğunu bildiklerini gösterirlerdi. Fikirdaş olurdunuz. Zaten artık kimse fikirdaş da değil. 

Mesela dünya kurulalı beri bunca savaş olmasaydı dünyada, tarih dersinde yemek tarifi ezberlermişcesine, Dandanakan'dan Malazgirt'e, Waterloo'dan Pearl Harbor'a boy boy kıyım listeleri okumasaydık; Afganistan içimize işlerdi. Ve Filistin ve Irak...Savaş bu kadar kanıksanmış bir kelime olmasaydı, ana haber bültenleri daha uzun, daha realist olur, kedisi ağaçtan itfaiye erlerince kahramanca kurtarılan şapşal kadına daha az yer verilirdi. Sadece okuma yazma bilenlerin düzeyine hitap edebilen günlük gazeteler* bu kadar çok olmazdı, medya basın özgürlüğünü kıçından anlamaz, yazı yazabildiğini iddia eden ve boş zamanlarında da albüm çıkaran her marifetli kişi gazeteci olamazdı. Ölmek fiili zihinlerde sözlük anlamından öte anlamları da çağrıştırabilseydi, başka insanlar olurduk bugün. Ama daha bize bir şey koymaz. 

Sadece haber olduklarında -her nasıl oluyorsa- görüyor olmamıza rağmen her kış bir sürü evsiz insan sapır sapır donup telef olurken, yakacağı olmadığını bildiğimiz insanlar sahiden içimize batardı. 
Kafasına düşesice kömür torbalarından biri eksilmiş diye sabah sabah ısınamasın pezevenk, zehirlensin it! diye lanetler yağdıran kebapçı, tükürüklerini saça saça aha burda on dört torba olduğunu haykırırken, on dörtten sadece bir tane çalan adamın sahiden ihtiyacı olma ihtimalini de düşünebilirdi. Adam meslek olarak hırsızlığı seçmiş ve de uzmanlaşmış olsaydı, zaten o on dördü tertemiz ederdi. Bu muhasebeyi yapmak ona enayilik gelir fakat. Böyle kibirli olmasa mesela, iyilik yapmak güzel bir şey ifade ederdi ve insan sahiden ruhunu doymuş hissederdi. Ama işte, daha bize bir şey işlemez.

Her şeyin ilk günkü tazeliğiyle hatırlandığını düşünsene demişti Özlem. Ne kadar iyi gelmişti. Anlamıştım ki unutmak yetisi elin, gözün, aklın kadar müthiş bir lütuf ve o kadar da elzem...Kanıksayacağımı biliyordum. Gidenlerin yokluğunu, yenilerin heyecanını, inişleri çıkışları, derken sıradanlaşmayı; hepsine alışacağımı anlamıştım. 

Hiçbir sevincin ilk anda olduğu kadar tatlı kalmadığı gibi, hiçbir acının da öyle kavurarak sürüp süründürüp gitmeyeceğini bilmek güzel.
Ama...
Dilsiziz hadi onu anladım da, bari bu kadar kör, sağır olmasak. Aklı zorlayan haberlere, konulara böyle gayri ihtiyari bir göz atmasak
Ne verebilir çocuklarıma gelecek nesiller; artık cenazeler, düğünler, bayramlar ve törenler paylaşılmayacaksa.




*Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi /Ayfer Tunç  
(Aranızda MLA works cited'a dikkat edecek sivriler yoktur diye düşünüyorum; alıntı mı alıntı işte, çarpmıyoruz)



16 Ocak 2012 Pazartesi

kaytarmalara kılıf bulunur

Ofis saatlerinden çalabilmek ne kınanası ve ne mükemmel bir zevk yahu!
Haldır haldır, deli dürtmüşcesine, oradan oraya koşturduğum, hatta ki arap atına bağladığım günler olabiliyor. Oturmaktan mabadıma kramplar girdiği günler de. Bazen, saatler sakince geçerken, tek bir telefon çalmaz tek bir mail düşmez. Metabolizma yavaşlar, sandalyede yana kaykılınır; haberler okunmuş, geyikler tükenmiştir. Çaydan kahveden iç kazınmış, mide yanmıştır. Metabolizmayla orantılı olarak ortam da gevşer; etrafta bir amaaağğğn, yarın halledilir havası hakim...
 Tabi gençler, patron yahut patroniçelerin etrafta olmadığını söylememe gerek yoktur; e gözlerine baka baka çalacak halimiz yok. Daha o kadar ölmedik.

İşte bu çalışan kesim -genel olarak- bu yüzden sevilmiyor, şu zihniyete bak hele! Domuzdan ne kıl koparsam kardır mantığıyla, hepsi birer aman bana dokunmasıncı...Ondan büyümüyor bu şirket! Avam kalasıcalar...
Böyle zamanlarda vicdan sahibi ben, henüz bu tarifteki arsız pis karaktersiz çalışan kesim kadar yozlaşamadım; daha olmadı. Ben de yatıyorum tabi ama çok da göze batmıyorum. Solitaire oynayıp tırnak törpülemek yerine kendime yatırım yapayım istiyorum. Çok coolum lan, kahretmeyesice.



Kitap okumak kültürlenmek, kendini geliştirmek filan değil, kendini bulmak. Bir terapi, her seansında daha da derininize inebildiğiniz bir dünya. Daha etkin bir odaklanma metodu yok benim için. Akıcı bir kitap her şeyden soyutlanmak için ideal bir yol.
Yasak olan çeker ya adamı; bu meret de ne zaman dar vakitte olsam, ne zaman angaryalar gırtlağıma dayansa, gelip düşüyor aklıma. Aksi gibi kitabı en heyecanlı yerinde bırakmışımdır; bıraksalar üç beş satırını daha okuyabilsem diyaloğun çözeceğim hani olayı. Yok. Zaman yok. Parmağımı şööyle bir yalayıp sayfaları çeviresim geliyor. Başka şeylere konsantre olamıyorum.



Ejderha Dövmeli Kız'ı böyle bir iştahla okuduğum sıralarda, ziyaretimize gelen bir beyi içeri buyur ederken adamın, Salander'in başına musallat olan bir tipin tasviriyle ne kadar örtüştüğüne dikkat kesildim. Giyim kuşam, saç sakal, duruş bakış...Salak mıydım ben Yarabbim, obsesif miydim? O ara pek iyi değildim, olaydan kopup dünyaya bağlanamamıştım henüz.

Aman da aman, şöyle geri durup bir bakınca, nasıl bir profil çizmişim. Yok, öyle kitap kurdu falan değilim ben. Her kitapsever vasat vatandaş gibi, keyfimce yavaş yavaş okurum. Yukarıda anlattığım endişe hali, beni sürüm sürüm sürükleyen birkaç kitabın en koparıcı yerlerinin, ofis saatlerine denk gelişinin hazin hikayesidir.

Arkadaşlarımın tavsiyesiyle cuma günü sipariş ettiğim iki kitap bugün elime geçti. Koleksiyoncu / J. Fowles ve  Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi / Ayfer Tunç. İkisinden de büyük beklentiler içindeyim. Hafta sonunda bana eşlik ederler diye ummuştum ben ama kısmet gene ofiseymiş. Elden ne gelir. Şartlar buna zorluyor bir yerde.
Millenium serisini sevdim, beğendim ama artık üçüncüye geldiğimde hızım kesildi, sürünerekten devam edebildim. Sanırım aralar vererek okunması gereken bir seri imiş. Bu kitapları da okuyayım, bir ara geri tepik yaparım.



15 Ocak 2012 Pazar

darı ambarından bildiriyorum

Aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış ya azizim, bir rüya gördüm ki bilinçaltım alt üst, sere serpe...
Hani öyle aman aman sahnelere çıkamadım, oyunlarda salınamadım belki ama daima çok, en çok sevdiğim, tüm maymun iştahıma rağmen sevgimin asla azalmadığı tek bir müessese oldu: Tiyatro.

Kendimi bildim bileli, henüz bunun bir sanat, isminin de tiyatro olduğunu bile bilmediğim zamanlarda öykünme, deneme, çarpıtma, üretme, yaratma gibi metotlarla sevdim tiyatroyu. Hayatımda hep varmış gibi yapmaya çalıştım; günlük hayatta da kullanılabilen bir şeydi bir yere kadar. Önüme çıkan amatör fırsatları değerlendirdim yapabildiğimce. Lisede ve üniversitede, elimin erdiğince.

Bu sabah rüyamda BKM mutfak sahnesindeyim. Şehirler arası bir otobüs skecindeyim; muavinim. Kahya diyelim ya da. Geçmiş zamanda geçiyor olay demek ki, kasketim, oduncu gömleğim, yeleğim filan var. Yolcuları çekiştiriyorum; her yer valiz, koyun keçi. Ben mesleğini çok ciddiye alan vasat ve avam bir muavini oynuyorum. Tek kaş havada, sayım yapıyorum, nizamı sağlıyorum; yolculuğun son derece ciddi bir deneyim olduğunu izah ediyorum insanlara bir birinden aptal mimikler ve jestlerle. Muhtemelen otobüslerde yolculuk boyunca belli aralıklarda dinletilen tanıtım ve komutlar dizisiyle alay ediyorum. Koltuklarınızı dik konuma getirin ve sehpanızı açın. Tuhaf olansa büyük çoğunluğun komutlarla birlikte hareket etmesidir böyle zamanlarda. Evet şimdi herkes sağ elini kaldırsın. Yanındakinin burnuna dokunsun, bu sırada öbür eliyle dizini dürtsün... Ne zamandır aklıma takılıyordu bunlardan bazıları. 
İzledim kendimi. Gırgır şamata. Çok eğlendiğim ortadaydı. Rüyamı görebilseniz, anlardınız. Aslında olmak istediğim başka bir yer olmadığını da.

Niye bir meslek olarak bunun peşinden gitmediğimse, kalsın. Bir sürü sebebi var, vaktiyle sebep gibi görüp, şimdi kıçımla güldüğüm bir çok şey...

Evet pişmanım, çok. İş edinmediğime. Ben matematikten fizikten anlamam mesela; eğitimini verseler de bir cevher değildim bu işte. Bilime bir eğilimim olmayacaktı neticede, açıktı. Öte yandan benim daima sosyal yönlerim, yeteneklerim ağır bastı. Ama hep bilir gibiydim, çok kıymetli ama işlevsiz yollardan geçeceğimi... Göğsümü gere gere, yeteneğimden, dahası geliştirilebilirliğinden emin olduğum tek şeyim tiyatroya olan yeteneğimdi. Kullanmadım. Daha bu yaşta büyük pişmanlık yaşamak hayli güç bir şey biliyor musunuz? Bu işin okulunu okumalıydım. İşte bunun için artık geç. 
Ortalık eli yüzü düzgün diye yetenekli addedilmiş pek çok şarlatana kalmışken zaten, geçmişe oranla daha az insan tiyatrolara gidip gerçek oyuncular seyrederken, gerçek oyuncuların oynadığı diziler, her ne kadar İstanbul'u da işleseler de reyting gibi, manipule edildiği aşikar olan bir engele takılarak al aşağı edilmekteyken; oturup da kendime bir yol açmayı hayal etmek pek tuhaf. 
Şimdi yeniden uğraşmaya başlamanın imkansız olmadığını biliyorum. Ama artık bana öyle karışık geliyor ki yaptığım şeyler, neyin peşinde olduğumu, olmam gerektiğini, niye bu şehre geldiğimi mesela en başta, karıştırır oldum. Tiyatrocu olayım diye gelmediğimi biliyorum tabi. Ama şimdi içimi kemirip duran, her gün aklımdan geçen bu dürtüyü gene neremden çıkardım çok meraktayım. Peşinden gidecek olursam var ya, devrimin hasını izlersiniz.
Unutmadan;
Bugün pazar ve ben uyudum. Tüm söylenmelerim, kötücül fikirlerim içimden akar gidermişcesine uyudum. Misler gibi uyandım. Günüm pineklemeyle geçti. Arz ederim. Bugünden bir kaç amatör kare:


Kahve; rakı ve çaydan sonra Türk kişisini ve dahi dişisini kendine çekip bağlayabilecek en güçlü faktör bence. Şahsen benim ruhuma sahip oldu.


Fotoğraf çekmeyi pek beceremediğimden olsa gerek, sosun ayrıntıları seçilmiyor. İçinde zeytinyağı, domates rendesi, paprika ve kekik var.


Bu da Münir. Minyon kaktüsüm.

Sevgiler.

14 Ocak 2012 Cumartesi

parametrelerim uyuşmuyor bugün

Kar yağdı.
Bugün İstanbul'un ve benim kışımın ilk karı yağdı.
Psikolojik olarak çok kötü bir zamanlamaydı, daha pozitif bir modda olmalıydım. Ama gudubetlik dünden belliydi, ne bekliyordum ki.
Her zaman bu kadar beter değildir aslında her şey, git gide boka sara sara dibe çökmez normalde. 
Öğlende kar yağmaya başladı; sulu sulu, cıvık cıvık. Markete girdim, almak zorunda olduğum şeyler vardı, kasaya geldiğimde elektrik gitti. Önümdeki iki kadın, tam o anda elektrik gidince iki kasayı da kredi kartı işlemleriyle felce uğratmışlardı. Jeneratörü devreye soktular. İşlem devam etsin diye bin bir umut...Kasiyer pos cihazıyla biraz uğraşıp parametreler uyuşmuyormuş şeklinde bir açıklama yaptı? Hımm... Ama o çok kötü bir şeydir. Bu açıklamayı katiyen anlamadım; sorgulamadım da. 
Sıra bana gelemedi, ben elimdekileri bırakamadım. Hali hazırda bozulmaya yüz tutmuş, ah bir şey olsa da elimdekiler yerlere fırlatıp dövüne dövüne bi ağlasam diye tetikte bekleyen psikolojim, tuttu kendini. Bekledim. Dakikalar sonra, mandalinalarımdan vazgeçerek (lanet olasıca tartı da çalışamadı, tartamadım topu topu beş mandalinayı), elimdekilerle çıktım marketten. Elektrikler gelmedi. Ev soğumaya başlamıştı. Karanlık. Sulu kar git gide sulandı, saçma sapan bir sağanak haline geldi. Açım. Gayet sıradan ve olağan şeyler. Bana bugün son derece trajik göründü. İş de kötü geçti. Bomboş, gayesiz, amaçsız, ofiste çay çorba içebilmek için uyanıp yollara döküldüğüm bombok bir sabahtı. Derdimi anlatmaya çalıştım, böyle bir zulüm çeşidi yoktu. Böyle bir disiplin anlayışı da. Ciddi manada iş olmadığı hafta sonlarında insanları -tebaasını- oraya dikmenin bir mantığı yoktu, askerde değilsek.
Olamıyorum işte komik momik. Gülemiyorum bugün, pörsüdüm.
Pozitif olmaya zorladıkça kendimi daha da beceriksiz, zekasız hallere bürünüyorum.

İki güzel şey bir arada olmazmış gibi gerzek bir teze dayanarak acı acı tecrübe ediyorum ki, kar yağdıysa (ve ben kar görmek için deliriyordum) o zaman elektriğini keselim ki bok gibi ortada kalsın dedi birileri. Battaniyelere sarınsın. Böyle mi olacaktı yani? Camın kenarına tüner, kıçımı peteğe dayar kahvemi içerim demiştim ben. 
Mutfağım apartman boşluğuna baktığından ve zamanında küçük kafalı bir zat-ı muhterem, kuşlar girip cam önlerine sıçıyorlar diye tepeyi kapadığından mutfağım ışıksız, zifir karanlık...El yordamıyla hazırladığım bir sandvici yatağa varana kadar büktüm. Sonra sadece uyudum. Yorganlara sarınıp, bir kaç saat önce terk ettiğim yatağıma geri dönüp, sıktım dişlerimi yattım. Uyudum. Yedim cumartesiyi. Zaten bana yar olmayacaktı, olmayacağını dün söylemişti. 
Şimdi aptal gibiyim. Baş ağrıları, yemek yiyip -yutup- yattığım için mide krampları...
Acilen bir suçlu arayışına girdim ve ezelden beridir her anlık mutsuz'un yaptığı gibi günah keçim olarak İstanbul'u seçiyorum. Pek çok arkadaşlığım, alışkanlığım ve zevkim gibi, sonunda kar sevgimin de içine sıçtı. Var olsun.
Bugün akordumuz bozuk velhasıl. 
"Bir gün olur değişir denizin rengi, pespembe bulutlar, mor dalgalar"

Veyahut;

"Her gün yeni havalarla gelir,
Gece yağan yağmurla uyursun,
Sabah bir de bakarsın,
Odan güneşli."  
Necati Cumalı

Bak gene cuma dedim ya...
Neyse.
Gece olsa da yatsam. Yarın erken kalkar gene yatarım.*





*Saide'den.






13 Ocak 2012 Cuma

çok bozdum

Gerçek hayal kırıklığı...
Cumartesi işe gelmeyeceğini hayal eden zavallı beyninin, cuma akşamı olup da yarın çalışacağını öğrendiği andır. 
Dört sabahtır yataktan tuvalete kadar sürünen, iki paçasına iki ayrı bacak sokmak zor diye bu hafta hep etek giyen bir bünye...Hafta boyunca uyanamama, yastıktan yorgandan kopamama hastalığına yakalanmış o masum ve yorgun beden...Cuma'ya uyanabilmesinin yegane nedeni, onu bir cuma günü boyunca ayakta tutan tek etken işte bu off gün cumartesi hayali, ve dahi vaadiydi. 
Olmadı...Olmuyor..Olma...Ol...Neyse.
İki saat önce, çocuklar gibi şendi. Kitaplar sipariş etmiş, güzel ve tenha bir hafta sonu temenni etmişti. Böyle kitaplar, şarap şömine tadında; bohem, entel falan. E güzel olurdu.
Cumartesi yarım gün çalışılıyor neyse ki diyor içinde sevgi pıtırcığı bir kırıntı. Hayır! Mesele bu değil ki. Mesele cumartesi sabahının bakir kalabilmesi...Sadece benim olabilmesi. Bu sabahı paylaştıktan, mıncık mıncık ettikten sonra neye yarar günün devamı. 
Gözlerimi açıp tavana dikmek lazım bana; çalabildiğim beş dakikacık uykumun arasında o alarmı kaç dakika daha ertelersem geç kalma riskim olacağını hesaplamak değil. Gördüğüm ipe sapa gelmez rüyalardan, bi tarafımdan çıkardığım aşikar hikayeler bulabilmek...
Mümkün olmuyor.
Pazartesi ayrı Cuma ayrı sendrom yaşamaktan fenalıklar geldi. Arada da topu topu iki gün, hatta artık bir buçuk mıncıklanmış gün var, kendimi rehabilite mi edeyim, derdi kederi bir yana atıp eğlenceme mi bakayım...
Yuvarlanıp gitmek deyiminin somut bir uygulamasıyım resmen. Pazartesiden cumaya evriliyor, oradan pazara devrilerekten yeniden pazartesiye bağlanıyorum. 
Sığır gibi yatmak istiyorum. Sahiden. Öf. Şimdiden yoruldum. Böceğim ölecek* sonunda, o olacak. Ta hafta başında cuma günü gittim, gideceğim, gidiyorum diyerek bize umut ve heyecanı bir arada yaşatıp sonra şapa oturtan yetkiliye de...Selam olsun.

Cumartesi uykum, uyuyabilecek olanlara armağan olsun. Rüyanızda kendinizi kazıklara oturtulup zincirlere vurulmuş filan görürseniz, eh, ben bir şey bilmiyorum. 




12 Ocak 2012 Perşembe

haddini bildirdim hadsizin

Bak tatlım, seninle bir anlaşma yapalım. 


Çünkü anladım ki bu böyle olmayacak. Canım burnumda geziyorum uzun zamandır. Kendimi boş yakaladığım her an bastırıyorum afakanları kendi ellerimle. Hayat? Alo? Evet, sana diyorum.
Bak, benim durumum gayet açık ve net. Ben senden öyle aman aman bir şeyler, hanlar hamamlar altın kurnalar istemiyorum, sahiden istemiyorum ya. Maddiyatla ölçme zaten benle olan ilişkini. Ben var ya çalışmaya, kendim uğraşmaya hazırım. Böyle amele ruhu tebaanda kaç kişide bulabilirsin ki; beni değerlendirmelisin. Yani hazır pişmiş işler, aşlar, aşklar istediğim yok. -Zaten bana bonkör davranmayacağını ortaokuldan liseden itibaren gördük- Neyse. Buraya kadar tamam?
Tatlım, benimle olan ilişkinde bana biraz daha hassas davranmalısın, bazen öyle kütleşiyorsun ki, hani yaşattığın güzel anlarımız olmasa başlayacağım yedi ceddinden... Rica ediyorum ya, benim istediğim sadece küçük mutluluklar. 


Bana bir kaşık maya vermeni istiyorum senden. Bir kaşık. Sonra ben kendi ekmeğimi kendim yaparım. Bana inanman lazım artık.
Ben yolumu bulacağım, hiç sana musallat olmadan (hatta yeni yılda, doğum günümde filan da çok bir şey dilemeyeyim hadi masraflı olacaksam) akıp gideceğim o yolda ama sen bana bir sapak göster.Yetecek.
İyi niyetliyim. Birilerini kazıklamak, veya senin canına okumak gibi bir amacım yok. Dürüstüm, güzel bir hayat için çalışmaya da hazırım. 
Bak sahiden bu yaptığın iş değil. 
İyi mi oluyor yani ben böyle atp atp enerji saçarken*, bunca verimli, bunca iştahlıyken, oturtuyorsun beni bir sandalyeye, iş diye veriyorsun angaryaları. Böyle altın çağımdayken ben, beni bunalımlara itersen bu filmin devamı nasıl olcek? Öğretmiyorsun bana. 
"Hayat adama neler öğretir". Neler öğretir?? Tamam peki, sen öğretme. Öğreneceğim yeri, öğretecek adamı göster madem. Ben giderim.


Ya da, sen şimdiye kadar bana bir sürü yol gösterdin; hatta belki şu an elimdekiler bana verdiğin tüyolar hep de ben anlamıyorum. Öyleyse, demek ki ben biraz geri zekalıyım, öyle imayla, ironiyle, edebiyatla anlamıyorum demek ki. N'olur sanki çat diye gösteriversen o işareti bana, ben de "haaaa..." desem, anlasam.
Ağrıtmasan karnımı...
Gerçekten yardımına ihtiyacım olmasa sana bunları söylemezdim. İyi tanıyorsun beni biliyorum. Tez canlıyım ama sabırlı olabildiğimi de bilirsin o halde. Peki yeterince beklemedim mi?


Sen bana bir işaret çak, olur mu? Doğru zamanı, doğru yeri göster, hadi de. Ben harekete geçeceğim, söz. Benim artık yürümem gerekiyor zira. Hatta koşmam... Ayrıca beni ve azmimi ziyan edersen kötü bozuşacağız.
Cevabını en kısa sürede bekliyorum.




*atp atp enerji saçmak Onur'un demesidir.

9 Ocak 2012 Pazartesi

profesyonel sepetleme, iş hayatında olur öyle

Az evvel son derece profesyonel bir biçimde reddedildim efendim.
Evet.
Blogumda birkaç daral yazıma rastlamış olanlara ayandır ki işimden pek de memnun değilim.
Kısmen ıstıraplı iş hayatım sürüp gitmekteyken öte yandan başka alternatifler geliştirmeye çalışıyorum bazen. Geçenlerde ilgimi çeken bir reklamcılık ilanına başvurdum. Pozisyon metin yazarlığıydı. Ne bileyim, blog neyin yazabiliyorsam herhalde metin de yazarım dedim, gaza geldim zahir. Cvmiz değerlendirildi, nitekim uygun bulundu, canım... Bir deneme çevirisi istediler benden; tema belli, slogan hazırlamamı istediler. Böylece kalemim ne kadar kuvvetli, zekam ne kadar keskin, ve yaratıcılığım ne kadar engin bir bakışta anlayabileceklerdi. Bir iki gün üzerinde düşündüm; neticede iki slogan gönderdim. Uzunca bir süre ses çıkmadı bir daha. 
Böyle durumlarda işe başvuranın umudu kesiş şekli çok acayip, çok dokunaklı oluyor. Önce kendi içinde niyeki lan, ne kadar da orjinal yazmıştım, demek ki çok başvuru oldu, herhalde oğlum ya  bu ülkede ne kalemler var'lar hazmediliyor; başvuran kişi usulca, kendine bu girişimi unutturmak istercesine sessizliğe gömülüyor. Sonradan geliyor amman be ya, çok da dertti havaları. Hadi saklamayayım, ben de sinir oldum. Mis gibi sloganlar yazmıştım, her ne kadar şimdi hatırlamasam da. 
Velhasıl olmadı. Az önce mail kutuma acı acı bir mail düştü. Sloganlarımın kriterlerine uygun bulunmadığını söylemişler. Konunun özeti bu. Ama mailin aslı ne mail, aman ne mail...
Kızamadım, üzülemedim, burulamadım bile.
Bir firma üşenmeden bu kadar mı uzunca bir red mesajı hazırlar; bu kadar mı hassas seçer cümlelerini. Yerim. Reddedin lan beni, her gün siz reddedin.

Bir kere mailin subject: teşekkür mektubu.
Hayırdır inşallah dedim, kime ne faydam dokunacak ayol benim teşekkür edilecek kadar. Açtım.
Zahmet edip kendilerine cevap yazdığıma boy boy teşekkürler mi istersin, geç döndükleri için özürlerini kabul etmemi rica etmeleri mi dersin...Ay meğerse binlerce başvuru almışlar, o sebepten değerlendirme süreci ancak bitmiş, anında dönmüşler. Uzun uzun anlatmışlar sağ olsunlar.
Sonlara doğru bir kısmı aynen kopyalıyorum: "Bununla birlikte sürekli gelişen bir yapıya sahip olduğumuzdan, yollarımızın bir yerde kesişeceğine hiç şüphemiz bulunmamaktadır."

İrtibatı hiçbir zaman koparmamızı temenni etmişler ve bitmiş.
Ya ben teşekkür ederim de anlamadım, n'apıcam; her hafta periyodik olarak başvuru mu yapayım size? Hafta sonları çaya çorbaya gelirim belki: Ben, ee, şey, slogan yazmıştım ben size, ama olmamıştı, yani aslında slogan olmuştu da iş olmamıştı, ya aslında siz öyle de demediniz, benim kabalığım, aslında demek istediğim, iletişimimizi koparmamak için kabız oldum artık içeri girebilir miyim?

Elbette ki birçok reddediliş, pardon uygun bulunmayış iletisi aldım. Yokmuşum, veya açlıktan gebermişim de iş dileniyormuşum gibi bir hava yaratan embesil firmalardan söz etmiyorum bile. Firmanın insan kaynakları departmanınca veya bu işi bilen bir insanca yönlendirildiği belli olan bu çeşit maillerin arasında en dokunaklısı sahiden de buydu. Etkilendim. Asıl ben teşekkür ederim. İş aramak, bulmak veya bulamamak kadar normal ve doğal bir döngü, bir adaya ancak bu kadar güzel yaşatılabilirdi.
Bir kez daha gördüm ki bir şirketin/dükkanın büyümesi insanına verdiği değerle doğru orantılı. Belki de muhtaç olduğum bu kudret, şirketimde bulunmadığından bu incelik bu kadar gözüme battı. Olabilir.

Ne yapmıyormuşuz, yılmıyormuşuz. Nezaketle reddedilmeye değer bulunduysak, aynı şekilde kabul edilmeye de değer bulunacağımızdan emin olarak yola devam ediyormuşuz.
Ben bu gazla var ya bugün cvleri patlatırım. Az şöyle durun.



6 Ocak 2012 Cuma

çorak iklim terapisi

Ankara benim sevgilimmiş!

Çıkmaya başladığımız dönemlerde anlamadım bunu. Randevularımıza geciktim, tripler attım. Her yanlışını; zor iklimini, tekdüze sosyal yaşamını, engebesini, her fırsatta vurdum yüzüne. Hırpaladım.
Ayrılık girmeliymiş araya. Ne kadar sevdiğimi anlamam için. Ankara'dan vazgeçmek zorunda olduğumu anlamak ve dön demesini istemek.
Demedi eşşek!
Gözüm arkada kala kala terk ettim bir gün onu yirmidokuzuncu perondan. Gene de ses etmedi. 

Bu gece Ankara'ya dönüyorum. Kısacık bir ziyaret. 
Hala tam olarak taşınamadım Ankara'dan. Mektuplarımız, fotoğraflarımız, ağlamaklı anılarımız filan değil belki de çorabım, kitabım, pılı pırtım kaldı. Gidip onları alacağım ve bizi bağlayan son dalı da kırmış olacağız. 
Evim!
Dün akşam karar verdim gitmeye. Aklıma gelen ilk cümle "Eve dönüyorum!" oldu.
Ben ki hala kendimi arayıp dururum. Bir halimi daha gördüm; bir cevabımı daha buldum. Evim saymışım ben orayı. Ne güzel. Hepten avare değilmişim.
Ankarayısevmeyengiller, sizi anlıyorum. Benim hiç tatmadan bamya sevmemem gibi sanıyordum durumunuzu baştan. Ön yargı diyordum. Ama ben bamyayı tattıktan sonra da sevmemeye devam edince, sizi de daha iyi anladım. Evet, empatinin kralını yaptım, ben de fark ettim.
Sevilmeyebilir. Alışılmayabilir. Ama bilinmelidir ki Ankara sevene çok acayiptir.
Belki de zaman geçirmekle ilgilidir. Misafir olarak gelirseniz sevmeyeceksenizdir. Neden sevesiniz ki? Başka yerlerde olmayan ne var...Havası karasal. Yakar, derken dondurur filan; saçma sapandır. Renkli kişilikler azdır. Millet genellikle işinden eve evinden işe gider. Doğa harikası diyebileceğimiz bir ilimiz de değil malum. Yazın kel, sarı, sıcak, çorak. Kışın donuk, soğuk, gri...

Ama beni geçirdiğim en güzel ve en boktan günler bağladı oraya. En boktan ve en güzel anlarımı beraber yaşadığım insanlar. Yollarımızın ayrılacağını bile bile tutunmaya çalışmakta inat ettiğim insanlar, hiç kop-a-masınlar diye dua ettiğim diğerleri, bir gün aniden karşıma çıkanlar, tepeden inenler, el birlik, hepsi yüzünden alıştım Ankara'ya. 
Bir evde her şey yaşanır nitekim. Kavgalar da kutlamalar da, üzüntüler de sevinçler de. Hepsi o "dört duvar" klişesinin içinde sürüp gider. Zaten evi ev yapan da taşlarından ziyade bu içinde süregelen hayattır.

Yaşanılan yeri adım adım bilmek, onu iyi tanımak duygusu insana çok güven veren bir şey fikrimce. Kimsenin adını okumaya dahi tenezzül etmediği sokakların isimlerini bilmek, hangi market neyi ucuz satarın ayrımını yapabilmek ve peş peşe dört mevsimini yaşamak. 

Özlemek... Bildiğim en pislik duygu benim için. Nefret ediyorum. Benim bünyemde özlemek rezalet sonuçlara sahip. Gerçekten benim devrelerim ters. Kanıtlarla sabit. Sevgimi eritip hırçınlığa dönüştürüyor mesela. Olur mu ya böyle hastalık! Özlediğim adamı dövmek istiyorum, kafasını gözünü patlatmak. Aradaki mesafe bir suçmuş ve bu suç da onunmuş gibi. 
Ama Ankara'yı özlediğimi düşününce tepem atmıyor, aksine, hoşaf oluyorum. Normal insanlar gibi tepki veriyorum. Hasretin tadını damağımda hissediyor, biraz içleniyor, birkaç anı sahnesi getiriyorum gözümün önüne; sakin sakin.

Seni çok özledim sevgilim. Gelince seninle romantik bile olabilirim.
Sen benim için çok güzelsin ve sana en çok kar yakışıyor.

4 Ocak 2012 Çarşamba

biriktirdiğim insanlar

Ben sizin nezaketinizi yerim ama ya!
Biriniz de çıkıp kontrol edilemez, geldi mi önlenemez sinirlerimden bahsetmemişsiniz; birisi de çıkıp dememiş ki gönlü olmadı mı ne nemrut ne beter bir şey olur diye...

Evet anketimden bahsediyorum. Bilmeyenler için, yeni yılın son günlerinde kendi yıl sonu tablomu incelemek maksadıyla kırk civarı eşe dosta facebook üzerinden bir mesaj gönderdim. Kendilerinden, bana dair akıllarına ilk gelen birkaç sıfat yahut tanım söylemelerini rica ettim. Tamamına yakını, canı gönülden, ilgilendiler sağ olsunlar.

Her şeyden önce -aslında kendi blogumda hala bu açıklamayı yapmaya gerek duyuyor olmam, birilerinin ne düşüneceğini sallıyor olmam çok kötü ama- niye böyle bir şey yapmak istediğimi açıklamam lazım. Maksadım kendimi pohpohlatma, egolarımı cilalama değildi elbette. Anket grubum farklı dönemlerime tanıklık etmiş arkadaşlarmdan ve hemen hemen her aşamayı gözlemleyebilmiş kuzenlerimden oluştu. Çocukluğumdan ergenliğime, ergenliğimden üniversitenin ilk yıllarına, oradan da genç kızlık edaları ve arsız kahkahaların artık bedenimde eğreti durmaya başladığı son zamanlarıma tanıklık edebilmiş bir grup güzel insan. Öyle çok yaratıcı, mucittin bir tip değilimdir ama kendim için akıl ettiğim en iyi şeylerden biri oldu bu. Kendi gelişim eğrimi görmek istedim. 

Çocukluk geçirdik. Annemin gelinliğinin eteklerini kesip gelin olduğum, "çamurculuk" oynayıp çamurdan kek yaptığım, ellerimi bırakarak bisiklet sürdüğüm, taso ve bilye oynadığım (evet) güzel ve dolu bir çocukluk geçirdim.  Bir metrelik halim şimdi nasıl hatırlanıyor bilmiyordum. Ama merak ediyordum. 
Sivilcelerim, biçimsiz vücudum, karamsarlığım ve kaprislerimle ergen oldum. Arkadaşlarım değişti. Arkamda ne bıraktım bilmiyor, ama merak ediyordum. 
Zaman zaman "sorun" denen şeylerin daniskasıyla yüzleşen şen şakrak bir üniversiteli oldum. Yanımda yürüyenlere nasıl bir profil çizdim hem biliyor, hem bilmiyordum. Sormam lazımdı. Yaşım mid-twenties'i geçmeden önce. Çünkü biliyorum ki yine değişeceğim. 
Evet. Netice itibariyle naçizane anketim, bir kişisel gelişim gözlem çalışmasıdır. Tombik egoyla alakası bulunmamaktadır. Ben söyleyeyim de... Şimdi biz birbirimizi biliriz de el alem konuşur, neme lazım efendim.

Görünen o ki çevremde dost canlısı bir intiba bırakmışım. Benim neşeli (hafif sıyrık), eğlenceli, samimi ve mizah anlayışı yüksek biri olduğumu söylemişler. 
Dost canlısıyımdır da, aslına bakarsak benim ilk tanışmalarım çok başarısızdır. Genelde insanları şöyle bir itmişliğim, ardından da bırakmamacasına kendime çekmişliğim vardır. Neyse, ilk tanışmalarımızı unutmuş olmanız güzel bir şey tabi.
Sonra grafiğimizi yetenekli, ilginç, güvenilir ve zeki sıfatları takip ediyor. Ne güzel di mi burdan bakınca? Ya...Ama bunları aynı insanlar söylemiyor, garip olan o. Ne çetrefil insanmışım ki ben kimseye her yüzümü göstermemişim. Herkes başka bir açıdan koymuş doğru teşhisleri. Birisi yetenekli olduğumu asla bilmiyor. Tamam söylemeyelim. Ama onun güvenilir olduğumu bildiğini de başka kimse bilmiyor.
Bir de şu var. Bazı alanlarda yetenekli olduğumu bilmek ve bunu bütün benliğimle kabul etmekten müthiş mutluluk duyuyorum; ama bir "ama" hep var. Bunları tüm hayatıma yayabilmeyi ne çok isterdim...

Doğal, azimli, komik, merhametli, seçici, ciddi, dobra, doğru düşünen, felsefi de bu sıfat çorbasından bazı tatlar. Elimizde ukala, karamsar, ters ve güçlü de mevcut. Yerseniz.
Fedakar, sadık ve anaç olduğumu söyleyenler var. Tüm bu sıfatlar benim anılarımın bugünüme yansımalarıdır. Mesela bu öbekten çıkarılacak sonuç belli; vaktiyle birilerinin yarasına merhem olmuşuz demek ki. Kimdi, derdi neydi, kaç saat oturup ağladık veya ne zırvaladım da teselli saydı şimdi bilmem. Ama bu anımız onda bana dair bir iz bırakmış.
Ukala, ters ve dobranın reytinglerinin biraz daha yüksek olacağını bekliyordum şahsen. Ya hakikaten nazik davrandınız sıfatları seçerken ya da daha öncelikli sıfatlarım vardı. Bu ikincisine inanmayı tercih edeceğim.

Son olarak özgür ve karizmatik olarak nitelendirildim ki müsaadenizle burda biraz havalara girmek isterim. Karizmatikten kasıtları fiziken bir coolluk hali değildi. E beni şahsen tanıyanlar zaten anlamıştır bunu. 
Sığ olmaktan korktuğumu bilen bazı arkadaşlarımın tabiriydi bu. Ne avant garde ne bohem zevklere sahip olmak istedim, ne de vasatın altında sakil zevklere. Kastettikleri buydu. İnsanı bayağı göstermeyecek kadar bir kalite şimdilik yeterliydi. Oradan bakınca da öyle görünüyorsa, bu beni mutlu etti.
Neyse ki sabit görüşlülüğümden de bahsedenler çıktı. Sivri köşelerimi de hatırlattınız bana. Var olun. Bilemezsiniz tabi pek çok yerimin törpülendiğini, hatırı sayılır bir zaman geçti üzerimizden.

Hemen hemen her şeye değindik gibi. Ben artık yüz yüze geldiğimizde sizin için ne ifade ettiğimi daha iyi biliyor olacağım. Bana hangi pencereden bakıp ne gördüğünüzü anladım. Siz bu farkı bilebilir misiniz bilmiyorum. Sahiden, öyle çok şey yerine oturdu ki içimde.
İkibinonikiye radikal kararlarla girip yeni yıldan müthiş beklentileri olan, büyük bir değişim yaşayan genç kız gibi kendimi ekşi sözlüklere, zaytunglara malzeme etmeyeceğim ama şunu mutlaka söylemem lazım. Bu sene -kendi içimde- daha iyi geçmeli. 

Hepinize teşekkür ederim. Yürekten. Şeklimde mutlaka ki her birinizin eli var.



2 Ocak 2012 Pazartesi

akşamüstlenmek

Bu sabah Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü hocalarından Can Abanazır vefat etmiş. Ben kendisini tanıyamadım; yanılmıyorsam bir ya da iki üst devremiz biliyorlar. Öğrencileri çok üzgün bugün. Beklenmedik bir ölüm olduğu çok açık; gerçi hangi ölüm beklenir o da ayrı.
Hocayı tanımıyorum ama bugün insanların ne hissetiklerini biraz anlayabiliyorum. İnsanlar üzerinde iyi izler, ardında güzel anılar bırakmış Can hoca. Benim de böyle hocalarım oldu.
Toplumda yaygın bir yanılgı var üniversitenin işlevine dair. Çok isterdim beyinlerimizin tozu alınsın da üniversitenin çok para kazanmaya giden yolda bir araç olduğu kanısı yıkılsın. Zannediliyor ki üniversitede para kazanma yolları öğretilir; sınavlardan iyi not alıyorsan buna oranla mezun olunca en iyi paraları sen kazanmalısındır. Bu kanı yüzünden bazı kesimlerce öğrencilerin dersten başka hiçbir şeyle alakadar olmaları istenmez. Ne siyaset, ne hobi ne de bir faaliyet; hiçbir meşgale kafa dağıtmasın, onları yolundan ayırmasındır. Ah, ne salaklıktır. Neyse. 
Bunları söyledim çünkü ben de bu bölümden mezun oldum. Ve bir gün bile nasıl para kazanabileceğimi anlamadım. Buna benzer bir şey öğretmediler. Ama bunun dışında, başka bir yerde bulunamayacağını düşündüğüm bilgiler ve nitelikler elde ettim. Çok kıymetli hocalarım oldu. Dinlemekten zevk aldığınız, hayattan haberdar, boş laflardan, kof umutlardan arınmış, sahici ve örnek insanlar. İşte böylelerini dinlediğiniz ve izlediğiniz zaman, maddeyle ruhu birbirinden iyi ayırt ediyorsunuz, ve hangisinin asıl olduğunu idrak ediyorsunuz. Karnınızı nerede doyuracağınızı söylemiyorlar ama ruhunuzu nasıl doyuracağınızı belliyorsunuz. Ruhu doymuş bir adamsa egoları aç bir milyonerden katbekat ağırdır. 
O hocalarımın cümleleri, duruşları, fikirleri aklıma gelir bazen. Ben ne kadarını aldım bilmiyorum ama keşke ne verdilerse alabilseydim. 
Bölümümün üzerine dönen geyikler malumdur. Öncelikle bir meslek tanımımız yok. Tam anlamıyla filolog değiliz, atmayalım. Başka bir kalıba da kondurulamıyoruz. Biz sadece ide mezunuyuz. Yirmi üçümde bunu diyebiliyorum da kırkımda da hala ide mezunuyum mu diyeceğim acaba...Gel gelelim, bu bölümü anlatırken iki şiire üç romana indirgeyip sığlaştırdığımıza bakmayın. İnsanlığa dair ne varsa elimizden geçti az buçuk. Beynimiz boyut kazandı. Algımız keza. Bir resme, bir manzaraya, bir adama, bir eşyaya bakışımız, görünmeyen ama ilişkili soruları bulup çıkarmak ve buna göre bir tahlil yapmak üzere derinleşti. Biz derinleştik. Ve bence basit şeylerde büyük mutluluk görebilmemiz kadar, basit üzüntülerde derin acılar yaşayabilmemiz de bu yüzden.
Şimdi ordan bakınca felsefenin dibine vuruyor gibi görünüyorum galiba ama bunun objektif bir iç dökme olduğunun farkındasınızdır umarım. Zira benim o hocalardan öğrendiğim en önemli şeylerden biri de egonuzun iplerinin sizin elinizde olmasıdır.
Ya, böyle işte. Bugün bir sürü öğrencisi yıllar öncesine gitti, tahtanın önündeki hocayı hayal etti. Oturduğu kolçaklı sandalyesinde heyecanlandığı, insanlığa, kendine dair, pek çok öğrenciye nasip olmayacak şeyler öğrendiğini düşündüğü zamanlara. Ve canı acıdı. Mümkün. Dilerim ben ancak çok büyüyünce, böyle bir üzüntüyü yetişkince hazmedecek kadar olgunlaştığımda almak zorunda kalırım böyle haberleri.

Bugün İstanbul'la resmen baş başa kalışımızın da başlangıcıdır. O. gitti.
Artık gözümüz ana haber bülteni sonrasında İstanbul'da ki hava durumunun yanı sıra muhtelif şehirlere de gidecek. Düşüncelerimiz bölünecek. Bekleyeceğiz.

"Bir Aralık"ta, herhalde bu aralık da bir ayın sonu olmaktan öteye geçemeyecek demiştim. Bildim. Bir dönemin sonu oldu. İstanbul'da oryantasyonum sona erdi. Ofis saatlerini çekilir kılan birkaç güzel akşamla, keyifli pazarlarımın artık bittiğini gördüm. Artık büyümek zamanı. Bu sene kendime kendim bakmam lazım. Uğraşlar bulmalıyım, aktiviteler, hobiler...Yoksa bir kış boyunca böbrek taşı, kozmonot adları gibi şeyler araştırmak istemiyorum. 
Gerçi iyi bir araştırmacıyım biliyorsunuz. 

Sabahtan beri aklımda cümleler, yapboz parçaları gibi bir araya gelip gelip dağılıyorlar. Öğlen geçti. Akşam üstü oldu. Söyleyeceklerim bunlar değildi fakat. Gökyüzünün görebildiğim kadarında, pembeyi ve kızılı sert, yassı çizgilerle delip geçen lacivertler var. Bunlar değil söylemek istediklerim ama onlar henüz çıkamıyor. Bir şeyler söylemem gerekti yine de. Beklerken akşam üstü oldu. Hiç konuşamamaktan iyidir dedim.