Follow by Email

24 Kasım 2013 Pazar

Alnımızda bilgilerden bir çelenk

Sabahtan beri romantik atmosferde seyreden Öğretmenler Günü kutlamalarına farklı bir perspektif getirmek üzere; öğretmenliğin renkli detaylarından bir kuple sunmak isterim günümün anısına... 

Geleceğimizi oluşturan, bizi yetiştiren ışık, aydınlık vb. metafor şovundan önce, öğretmen bir sabır taşıdır. Senin, hafta sonu tatilinde bile yaysız çenesine dayanamayıp "git az ötede oyna be mübarek evlat!"diye zıpıttırdığın çocuğu, sınıfa kazandırmada anlık stratejiler geliştiren insandır öğretmen...
Yeri gelmişken, "Sen bir çocukla başa çıkamıyorsun benim başımda kaç tane birden var!" klişesini de yapmadan geçmek istemem.


"Öğretmenim size zombi sesi çıkarayım mı ?" diye soran çocuğun bu denli mantık yüklü soruları karşısında sakin kalırız biz. 




Milletin Bieber dinlediği yerde özgün karakterini koruyabilen öğrencilerin kağıtlarını okurken ne hissetsek bilemeyiz. Çocuk Kıraç, Ankaralı Turgut seviyorsa, seviyordur ve biz bunu son soruda bahsi geçen Beth kızımızla paylaşmak istemesini doğal karşılarız.

Deneme sınavlarında gözetmen oluruz. Çıt çıkmayan sınıfta mini mini yavrular gerilim yaşarken, arkalardan bir tanesinin kırağı görmemiş sesiyle, "Öğretmenim kızların adet görmesi ne demek?" diye bağırması gibi sancılı sürprizlere gebedir bu iş. O anda yüzümüze çivilenip açıklama bekleyen 24 çift gözü görmezden gelerek, Fen bilgisi sorusunda takılmış bu çaresiz öğrenciye son derece makul açıklamalar yaparız.


Çocukların nefreti çok yakıcıdır. Ama bir o kadar da geçicidir. Kantin sırası kavgasında boğaz boğaza gelen iki veletin ertesi teneffüste maç yaptığını da görebilirsiniz; birbirine içten içe kin güden ve zehrini yazıya döken öğrenciler de...

Emir ve Alanur, sizin asla anlayamayacağınız ama çok önemli bir şeyi paylaşamıyor olabilirler; birbirlerinden nefret etmelerinde yine sizin aklınızın ermeyeceği çok haklı sebepler olabilir.

Biz bu çok yaratıcı küfürleşmeler karşısında da barış elçisi oluruz. Çocuklar küfürleşmede bile el yazısı kullanarak aslında hasmına saygı duymaya devam etmektedirler. Onlar isteseler de biz yetişkinler kadar çirkin olamıyorlar. Toplu halde her zaman aynı tadı vermeseler de, zaten özünde hepsi iyi çocukturlar, hepsi çocukturlar. 





O halde alnımızda bilgilerden bir çelenkle beraber, Let's Celebrate the holiday!






Not: Bazı yaşanmış olaylar öğretmen arkadaşlarımın anılarından derlemedir.


17 Kasım 2013 Pazar

istenmeyen evlat: pazar

Pazar gününün tüm bu sevimsizliği sadece yarının pazartesi olmasıyla alakalı değil. Özellikle herhangi bir sosyal paylaşım sitesi (böyle söyleyince çok etik oluyorum gibi geliyor) kullananan kişiler için temel neden bu değil.
Pazar günleri sen, paçaların çoraplarının içinde lekeli ve dökük eşofmanınla uyandığında, elinde cornflakes kasesi dışarıda akıp giden hayata laptopundan çaresizce tıklarken; sağda solda check-in yapan (böyle deyince de çok trendy oluyorum gibi geliyor), brunch görüntüleri paylaşan insanları görürsün. Elin her ne kadar gidip “like” da dese, içten içe o fotoğraf/kare/mekan sevimsizliğin daniskasıdır. Bir şey de diyemezsin tabi. İnsanlar hayatlarını yaşıyorlardır; güneş de şu günlerde cildimize son kez dokunurken insanlar günü iyi değerlendiriyorlardır işte.
Bir, elindeki zift kahveye (kasenin ne ara fincan olduğunu fark etmezsin bile, öylesine rutindir lanet gün) , bir de okunması gereken yığınla kağıda, yapılması gereken yığınla işe bakarsın. İnsanlara bir şey diyemezsin tabi, gezmeyin lan! diye haykırsan da içinden. Aşağı mı kalacaksın? Çaresiz, “I hate Monday, la la la…” temalı resimler, türlü komikliklikler paylaşır öfkeni hafifletirsin. Hıncını pazartesiden çıkarır sendromlara sığınırsın.
Yani özünde pazarın sevimsiz olduğu filan yok, fakirin ne çarşambadan ne salıdan var bir farkı. Ama o gezentiler yok mu…

12 Kasım 2013 Salı

denmiş bir deyim

Kuru boktan yağ sızdırmak diye bi laf vardır.

İyice sıkılıp pestil edilmiş diş macunundan hala fırçanın kılıyla macun çıkartmak gibi. Nutella kavanozunun bittiğine ikna olmayıp parmak marifetiyle yan duvarları günlerce sıyırmak gibi örneklerle açıklanabilir dilimizde.


Böyle denilebilir literatürde de siz ona bakmayın. Deyim aslında kısaca şu:







Biz böyle zengin olduk işte. . .

Neyse efendim kendimle kafa bulmalarım bir yana dursun, vücudum yeniden benimle kafa bulmaya başladı. Öncelikle larenjitli biri olduğumu kabullenmiştim, ancak üstüne nezle eklendi. Sonra bu eziyet bana az gelince ben de gittim platese başladım. Daha evvel ciddi biçimde ilgilenmediğim gibi ciddiye de almamıştım. Ebru Şallı'yı gördüğüm yerde helallik isteyeceğim. Çok hafife almışım, çok eziklemişim kadını şu cahil halimle.

Parmak uçlarımda bile acılar var (demek oralarda da kas varmış), gözlerime yaşlar, sırtımda terler...

Peki duracak mıyım? O yoo dostum, yoo...

Bedenim acılar içindeyken psikolojimin de pek iyi olmadığını söyleyecek kadar samimiyiz artık. Pek değil. O. artık asker. Halbuki ne biçim trajedilere hazırlamıştım kendimi. Kağıtlarına hasret kokması gereken parfim sıktığım mektuplar yazacaktım; bir tutam saç maç belki... Olmadı. Adam askere diye Üsküdar'dan Eyüp'e geçti.

Beni ankesörlüden de aramasa asker olduğunu unutabilirim. Neyse ki melankolime yardımı oluyor o 212'li numara. Çağrıyı görünce böyle bir hisleniyorum. "Asker yolu bekleyen nışanlı" moduna alıyorum sesi filan. Ehe. Balına balız hakikaten de, yine de böyle özlemeli mözlemeli bir burukluk olmuyor değil. Sivilken ne iyiydi kerata.


2 Kasım 2013 Cumartesi

larenjit günlüğüm

Meslek hastalıklarının "amelenin bel fıtığından" ziyade önemli bir konu olduğunun farkındaydım ancak bir "hocanım" olarak kendimi güvenli bölgede sanıyordum. Gelin görün ki mesleğimin henüz başında nur topu gibi meslek hastalığım oldu. 

Boğazım ağrıyor, bademciklerim şişti, konuşmaya çalışınca adam boğazlıyorlarmış gibi sesler çıkarıyorum.

Semptomlarımı bu şekilde anlattığımda sıradan bir boğaz enfeksiyonu gibi geliyor; oysa "larenjit" oldum dediğimde kendimi çok ender görülen bir hastalığa tutulmuşum gibi hissediyorum. 

Henüz farenjit değil. Ama doktorum boğazıma çubuğu sokarken bir yandan da bu hastalığı o kadar tatlı anlattı ki farenjite büyük sempati duyuyorum şu anda. Anlatırken hep hastalardan "öğretmenlerimiz" diye bahsetti. Anladım ki bu bir zümre hastalığı. Farenjit olsam kendimi tam bir öğretmen gibi hissedeceğim. (Evet hasta pskilolojisi çok farklı bir şey, hassasiyetime anlayış göstermenizi bekliyorum)

Başka bir ünlü meslek hastalığımız da varismiş. Eğer varis de başlarsa bence ben malulen emekli bile olabilirim. 

Neyse. Larenjitle 'savaşmam' için doktor bana fitil büyüklüğünde antibiyotikler verdi, paketi açınca bir an gerçekten bunu ağız yoluyla mı almalıyım diye düşündüm. 

Öğleden beri yayın arada gidip geliyor ama dün hiç yoktu. Aksi gibi de nekahet dönemim çok hareketli geçiyor, devamlı tanıdıklarla karşılaşıyoruz. Ben hatırımı soranlara ümükleniyormuşum gibi cevap vermeye çalışınca annem de bana dublaj yapma gereği duyuyor. Ya da ben ona acılı acılı bakıyorum, "sen bir çeviriver teyzeye, devreleri yandı yazık" der gibi. 
Tuhaf bir psikoloji  içindeyiz; sesim çıkmıyor diye mahçup olduk insanlara karşı, "Ehe şey, boğazlarımız şişti, ses de iyice gitti dünden beri, ehe..." 
Annem gerçek bir refakatçi gibi, larenjitimi içselleştirdi sağ olsun.

Exorcist'in devam filmi için başrol teklifi almadan önce iyileşmeyi ve sahnelere dönmeyi temenni ediyorum.