Follow by Email

20 Aralık 2012 Perşembe

bir avazda gelirken ben



"Bir ağrıyım şu anda annemin leğen kemiklerinde, sızım sızım. Tam omuriliğinin orta yerinde bir dikenim, oturtmuyorum, yatırmıyorum, dikiltmiyorum. Kasıklarında sızıyım, her soluğunda gırtlağına basan. Karnındaki bebeğim. Biraz daha buralardayım. 
Babamın olsam olsam kalbinde bir ağrıyımdır. Onun o alışılmamış heyecanının gerdiği müşfik, baba yüreğinde. 

Annem henüz bilmiyor, dünya var olalı beri neredeyse her kadının başına gelenin kendi bedeninde nasıl bir ıstırabı getireceğini.

Bugün kar yağmaya başlayacak. Günlerce sürecek, gökyüzü bembeyaz, yağmurlu günlerin grisi bitmiş olacak, yazlıkları dolaba kaldırmış dallar şimdi kar alacaklar omuzlarına, sıkı sıkı sarınıp bürünecekler. Ne var ki rüzgâr da sertleşmeye, yerine tam oturmayan ahşap pencerelerden sızıp, tüllerimizi havalandırmaya başlayacak.
Az sonra tipi başlayacak, köylere ulaşım kapanacak. Benim evim neyse ki köyde değil ama mahallenin ebesi ulaşım engelinden yine de etkilenecek. Çünkü babam ebe getirecek bir araba neredeyse bulamayacak.

İki sabah geçecek. Annem her sabah beni bekleyecek. Sonra annemin karnını ağrıtacağım. Teyzem hemen yetişecek, babaannem de. Bir takım komplikasyonlar (bayılıyorum şu lafa) olacak, başka ebe aranacak, tırsılacak, endişelenilecek...Annemi perişan etmiş de olsam, doğacağım. Pek sevinecekler. Ne demekse, ilk göz ağrısı diye sevecekler beni. Birkaç gün sonra annem, babam, sımsıkı kundaklanmış ben; perişan bir fotoğraf karesinde doğumumun hem kederli hem neşeli yanlarını suratlarımızda yansıtarak ölümsüzleştireceğiz.

Bir Tristram Shandy vakası olsaydım ben de keşke. Ah, ne mükemmel! Babamı, sevildiğimi, öpüldüğümü, karşımda durup gülen gözleriyle aptalca sesler çıkaran yetişkinleri keşke bilebilseydim demiştim. Böyle varsayımlara mecbur olmasaydım. Size kendi doğumumu gerçekten kendim anlatabilseydim. Ancak malumunuz öyle olmuyor işte bu işler. Başrolünde sadece kendiniz olduğunuz, üstelik de hayli sükse yapan bir filmin detaylarından sizin haberiniz bile olmuyor. Sen ancak bağır çağır, altını pisle. Peh! Yaşamak deniyor buna. Çekiyoruz sineye.

Derken, o anın üstünden yirmi üç sene geçivermiş. Bir doğum günümün daha arifesindeyim. Her sene kendime bir kaç soru sorarım, o uzuuun gecede. Düşünecek de cevabını verecek de uzunca bir zamandır ne de olsa. Sırf bu iç hesaplaşma, ibreleri sıfırlama anı için bile heyecanlanıyorum her defasında.

Annemle bağımı yirmi üç sene önce kesmiş olmalarına rağmen, zaman ilerledikçe benim ona bağım daha da güçlü bir hal alıyor. Doğarken ters mi geldim nedir, büyüdükçe daha müstakil bir insan olacağım yerde...

Mutlu doğum haftamın resmen ilanıdır bu. Ofiste, yine akşam çayının sonunu haşlayarak elde ettiğim bu berbat çayı, "older but not a bit wiser" olacağımı iyi bildiğim nice muhtemel yıllarımın şerefine kaldırıyor ve fondipliyorum."

Geçen yıl yeni yaşımı bu sözlerle karşılamıştım. Bu yıl da pek fazla şey değişmeyecek gibi. Bir kere daha aynı hikayeyi içim gıcıklanarak dinleyerek doğumumu yad edeceğiz. Sekiz dersin üstüne bu defa okuldaki son, kararmış çayı fondipleyerek kutlayacağım. Yine anneme olan düşkünlüğümde ve babama olan yapışkanlığımda en ufak bir azalma olmadı. 24 oldum ve tam da ön gördüğüm gibi, I am older but not a bit wiser…

Süpersonik kankam Saide bu yıl da beni doğduğuma itinayla pişman etti. Kristmıs hediyem kırmızı donla birleştirdiği doğum günü hediyem, bu yıl da göz doldurdu:


Cimcimli pazen donumu çekiverdim mi somağıma kadar, bu kış daha bana bir şey olmaz. don koleksiyonuma yeni bir bakış getirdi bu "parça".

Bakıyorum da yarından itibaren hayatımda 23 diye bir rakam da olmayacak. Dolu dolu solunmuş 24 yaşlık bir ömür... Ve diyorlar ki yarın bitecek. Yani bir insan böyle kadersiz olur mu? Bugün doğulur mu? Hadi ben doğdum, insanlık bu kadar şuursuz olabilir mi? Kenan İmirzalıoğlu'na ne demeli? Sana eridiğim günlere lanet olsun adam, kalkmış gitmiş Şirince'ye... Diyorum bak, yarın bir şey olmayacak, gerzekliğimizle kalacağız. Muhtemelen ileride torunlara anlatılmayacak hikayelerden olacak bu. Utanırım ben şahsen bunu anlatmaya.

Bu yaşımın kazanımlarını araba sürmeyi öğrenmek, iş değiştirip mutlu olmak, ana babaya doymak gibi ana başlıklarla özetleyebilirim herhalde.

Yapımımda emeği geçen herkese, her şeye, en çok da tontiş anneme teşekkürler; doğmak edilgen bir eylem netçede. 

15 Aralık 2012 Cumartesi

'sermek' açılımı

Bugün kendi beynimi kendim yedim. Metabolizmamı yavaşlatıp bedenimi ve ruhumu uykulardan uykulara kendi öz bilincimle attım. 
Gün zaten epey geç aydı. Tam da aydı denemez. Evde annesiz babasız yolsuz kalan bünyem, yüksek ateşe sekonder öksürükle el ele verip evde yatmaca oynadı. Sermek, yaymak gibi fiillerin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkardım. Pislik gibi hissettiriyor bu; keyif falan değil çünkü; ama üşenme moduna öyle geçmişsinizdir ki üşeniyorsunuz. Pişman olmanız ve harekete geçmeniz gerektiğini düşünüyor ama pişman olmaya da üşeniyorsunuz.

Saat 11'de yediğim bir kibrit kutusundan hallice peynirle reçelli ekmeğin ardından; üç ıhlamur, bir ekinezya, iki kahve içtim; bu esnada sürekli olarak bir ekrana baktım. Beynim uyuştu, uyuştu, uyuştu.... Belki salyam da akmıştır ama o kadar moronlaştım ki, kapının açılıp kapandığını duyamayacak kadar hissizleştim.

Tomar tomar mendiller, vicks ve bir leğen mandalina kabuğu üçgeninin içinde sağıma, sağım ağrıyınca soluma dönüp yattım ve dört farklı dizi izledim. Bölümlerce.

O yüzden şu anda bana hiçbir şey, hiç kimse gerçek değil. Gerçekle hayal arasındaki o çizgi benim için artık yok. Sanki akşam yemeğinde McDreamy'yle flört etmiş, sonra malzeme odasında onu karısıyla basmış gibiyim. Gün içinde "Ozan n'aptın?! N'aptın Ozan?!" diye gezinmiş; zili çalanlara kapıyı açıp "Agent Dunham!" diye kimliğimi göstermişim gibi hissediyorum. (Aşure getiren komşuya böyle yapmamış olmayı yürekten diliyorum; zira 18'inde annemin günü var. Senin kız huniyi takmış sonunda Emine Hanım desinler istemiyorum.) Sanırım bir ara da 7. Henry'nin sarayında taht oyunlarına geliyordum. 

Şu anda koltukta bıyıklı bir adam oturuyor, babam oluyor sanırım. Tabi o da koltuksa.


9 Aralık 2012 Pazar

mayalar yine güldürmüyor sayın seyirciler

Geçen kış Aralık'a salya sümük hasta ve umutsuz bir halde girmiş, kar duaları etmiş, doğum günümde şenlenmiş, yeni yılda ümit ümit ümitlenmiştim. 2012 daha bir güldürdü sağ olsun. Aralık dersen, pek hızlı girdik, pek hızlı yiyoruz.

Bazı gündem başlıklarımı paylaşıp, henüz kar görmemiş fakirler varsa onları bir çatlatıp gideceğim:

Bugün okuldan arkadaşlarla (artık benim okuldan arkadaşlar öğretmen arkadaşlar oluyorlar) Kartepe'ye çıktık. Kayak için komik denecek seviyedeki karda kızak konusunda bir harikaydık. 3-8 yaş arası kullanıma uygun ve bunun utanmadan açıkça belirtilmiş olduğu kırmızı laylon kızakları tutuşturdular elimize, saldılar bizi piste. Hız denemeyecek kadar yavaş bir salınımla aşağı doğru azıcık sürüklendik işte. Teknik açıdan ele alırsanız rezillikti ama biz ne kadar eğlendik? Paha biçilemez. 

Kıçlarımız, parmak uçlarımız bir süre sonra soğuktan özgürlüklerini ilan ettiler. Kalan uzuvlarımızla sucuk ekmek keyfi yaptık. Beynimizin henüz donmamış kısımlarıyla da şakalaştık. Çıtır çıtır soba başında sallanan sandalye eşliğinde çaylar geldiğinde çözülmeye başladık. Günün donmuş kısımlarını pek hatırlamıyorum; özet olarak herhalde bunları yaptık. 

Acı acı fark ettim ki çocukluğumun ciğerleri, güçlü bacakları, o yorulmaz vücudu çoktan gitmiş; iki kar topu savaşı yapalım dedik; içimiz çıktı.

Çocukluk demişken 90'ların çocuklarına harika bir haberim var. Yonca Evcimik dinleyip Kral Tv izleyen nesil, yaşlanmışız biliyor muydunuz? Bakıp bakıp te allam ya! demek isterseniz güzel bir dizi başlıyor. Sloganıysa enfes: 

Sokakta oynayan son çocukların dizisi, 90'lar.

http://videonuz.ensonhaber.com/izle/90-lar-dizisinden-ilk-fragman

Ha bir de, tüm dünyanın acınası bir biçimde 21 Aralık'a kilitlenmiş olması, bazılarının her gün oturdukları yerden (bölge olarak) yeni kehanetler fırtlatmaları çok eğlenceli. Azıcık kaptırsam o gün doğanların siz sıradan insanlardan farklı bir misyon için dünyaya geldiğimizi falan düşüneceğim. Belki bundan fantastik bir kitap bile çıkar. Mesela belki sizi biz kurataracağızdır. Belki böyle dağlar falan devrilince içlerinden mistik sığınaklar çıkar, onların şifrelerini sadece biz biliyoruzdur; herkes en fazla bin kişi kurtarabilecektir. Ortalık yas kıyamet, rüşvet filan tabi... Hayır onca zırvaya inanıyorsunuz da buna mı inanamadınız? Nedir?

Bir de anlamadığım, Mayalar bunu seneler evvel kehanet etmişler. Yeni mi çözümledin, yeni mi düştü jeton da şurda ki üç senedir bir Maya geyiği dönüyor. Daha önce neredeydik? En başından beri endişe etseydin, haber verseydin ya? Dünyanın sonunu bile yumurta kapıya gelince dert ediyoruz. Ölmeyi hak ediyoruz bence biz. Dürüst olalım şimdi.



29 Kasım 2012 Perşembe

aca ice yoca!

Madem öğrenciler artık okula serbest kıyafetle gelecek, -siz ister inanın ister inanmayın -madem ortaya


dadında öğrenciler çıkacak, o zaman öğretmenlere üniforma giydirsinler. Zira benim günde iki kere tıraş olsa yeri öğrencilerim var, aralarında kaybolmayayım. Hem böylece aralarında fark ediliriz en azından sınıfa girince. Bir renk cümbüşünün içine dağılmış pötikare etek baklava çorap öğretmenler. Bence güzel.

Bu zımbırtıyı tasarlayanların kendileri çocukken evde eğitim aldılar da okul nasıl bir yerdir bilmiyorlar mı yoksa pedagojik bilgiden mi yoksunlar ben tam şey yapamadım. Telefonları çantaları, giysileri ve ayakkabılarıyla sidik yarışına giren öğrencilerden o kadar uzağa işeyemeyenlere devlet maddi yardım yapacaktır diye umut ediyorum. Neyse. Bu işin mutlaka benim kıt kafamın almadığı güzellikleri vardır.

Maddi farklılıkların getirebileceği buhranları şöyle bir kenara koyuyorum ve iyi niyetle yaklaşıyorum mevzuya. Herhalde öğrencilerin rahatlığı temel alınıyordur diyorum. Kendilerini tektipleştirmeksizin, bireysel özelliklerini yok saymayan, aksine, benliklerini yaşamalarına izin veren bir sistem. Öf. Çok havalı oldu bu tanım. 

O halde bir adım daha ilerleyip abartalım: Yavrularım kendilerini evlerinde hissetsin. Sınıf panolarına belirli gün ve haftalar sunumlarının yerine J. Bieber, Rihanna ve David Guetta posterleri asalım. Bu onları motive edecektir. Ziller de Gangnam Style çalsın. Aca ice yoca! Böylece zıvanadan çıkmaya hali hazırda meyilli teenager tayfası kıçımıza teneke bağlayıp bizi koridorlarda koştursun. 


28 Kasım 2012 Çarşamba

meslek icabı öğretiyorum ben

Öğretmenler günü yurt genelinde çeşitli kutlamalara, renkli görüntülere sahne olurken benim, insan yavrusunun evrimini gözlemlemem için yepyeni bir fırsat oluşturdu. Hem gözlemledim, hem de bir kere daha emin oldum. İnsanın içindeki çocuk samimiyetini ergenlik denen akneli canavarın öldürdüğünden...

İlköğretim öğrencileri çiçek sepet okula gelmişler, maddi bir şey getirmeseler bile koca öğretmenler odasını bayram yerine çevirdiler gün boyunca. El öpenlerimiz çok oldu. Senelerdir bu lafla bunu mu kastediyorlardı nedir... Küçük veletler için dev anası gibi göründüğümü o gün anladım, çocuğun biri elime davranınca. Ehe, şey, canım benim, getir bakim yanacıklarını... minvalinde manevralarla savuşturduğum bu el öpücü hamlelere aslında çok içerledim.

Başka zaman, kendimi kafasını kırarken hayal etmekte hiçbir sakınca görmediğim öğrenciler bile bir bal, bir kaymak o gün... Gel gelelim, lise öğrencileri yine morona bağlamışlardı. Suratlar düşmüş, perçemler alna mıh gibi yapıştırılıp serkeş ve dahi çilekeş bir görüntü verilmeye 'çalışılmış'. O gün okulun kalkıp koptuğundan habersizce, tırıs tırıs tost almaya geliyorlar. Öğretmen denen varlık umurlarında değil. 

Onlarda kendimi gördükçe hırslandım. Hırslandıkça eşşek gibi zor sorular sordum. Cevap alamadıkça keyiflendim. Hasta mıyım neyim, kimin öcünü kimden aldım bilemedim. Olsun.

Okul çıkışında başka lisenin mallarıyla yapacakları kavgayı, potansiyel kız arkadaşın üst sınıflarca çalınmış gönlünü, eğer ses çıkarırsa abilerce patlatılacak olan gözünü düşünmekten daha önemli hiçbir şeyleri yok. Biz yokken yeni tipler türemiş; şarkıcı oyuncu falan. Tanımıyorum ama çoğu köse, şabalak şeyler. Kızlar aklını aldırmış bunların fotoğraflarıyla, olaylarıyla... Piiiuuuu! Bir alamet pre-genç. N'apsınlar seni.

Çocukluk bir bıçakla kesilmişcesine bitiyor bir gün. Ne "öyle" bir gülümseme, ne "öyle" bir sarılma kalıyor geriye. İnsanlık mekanikleşiyor, bireyleşiyor.

Zaman su gibi akıp geçiyor. Gün geçmiyor ki benim içimden bir şeyler söylemek gelmesin, ancak ya takatsizce kanapelere yapışıyorum, ya da vaktim olmuyor. Öğretmenler günü de geçti. Her şey önceki gibi, bazen sinirden damarlarının attığı oluyor, bazen gülmelere doyamıyorsun. 

7. sınıf yavrularım sene başında çok bayat espriler yapıyorlardı. Neyse ki son zamanlarda Ali Ağaoğlu'ndan geçinmeye başladılar: dağıttığım testleri eliyle itip hocam bu değil, bu değil! şakaları. Derken bugün sınıfın tahtasında beni başka bir şaka bekliyordu:


Esra Erol'la Evlen Benimle  vs.  Kevser Erol'la Öğren Benimle.

İşte buna hakikaten güldüm. Reklama gidene kadar dopdolu bir program geçirdik bugün.

4 Kasım 2012 Pazar

bildiğim en güzel üçgen, üçgen peynirdi

Hamam ve havuz tecrübemden sonra kadınların yoğun olarak bulunduğu ortamlarda uzun müddet bulunmama  kararımı prensip haline getirmiştim. 

Unutanlar ve yeniden hatırlamak isteyenler için, tek örtüleri diz kapağına kadar sarkıp neyse ki bazı yerlerini kapatan memeleri olan teyzeler vardı hamamda. Havuzda da, el ele verip havuza karşı halay çeken bir popo geçidi oluşturmuşlardı.

Velhasıl, söz konusu spor, terleme, yağ yakma olunca 'spor salonu'na karşı da bir ön yargım yok değildi. Ha ben yine de bu teyzeleri, koltuk altlarını temizlemeyen, dolayısıyla ter kokusunu önleyemeyen ve hiçbir kozmetik firmasının da önleyemeyeceği baklava börek abilere tercih ederdim. Ettim de. Kurban bayramında tencerelerin dibini sıyırdıktan sonra parmaklarımı yalarken ta-mam-o-zaman! dedim, artık gitmem lazım.

Gidiyorum. Yazın yanlarım ağrıyordu yatmaktan ya, iyi halt etmişim. İki gün ölüyorum sandım adale ağrısından. Çok ağır yatıyormuşum demek ki, ciddi ciddi yatmışım ki vücudum anlayamadı hareket ettiğini. Şimdi antrenörüm olacak kırk kiloluk bıdık, bana çok acayip geometrik şekiller yaptırıyor, ne üçgenler, ne yamuklar yapıyorum şu bedenle. Canıma okuyor.

Salonda taş hatunların fotoğrafları var. Malum, döşü terli, mini şortlu, şuh bakışlı, uzun saçlı.... Biz hanımları gaza getirecek diye düşünülmüş zahir.
Yalnız anladım ki Kim Kardashian, J.Lopez ve Rihanna evrensel manada en çok tutulan hanım kızlarmış. Demek ki sanatlarıyla ne kadar ön plana çıkıp ün yapmışlar ki, salondaki en köylüden en elitine herkesin en çok tanıdığı üç sima bunlarmış. Tamam ama ben şeyi anlamadım. Bu hanım kızların popoları kocaman. Madem makbulü bu, bir salon sporsever ne demeye terliyoruz orada? Zaten bizim de olayımız o diye gitmiyor muyuz salona?
Neyse efendim, ben bu alansal kadınsal mevzulara fazla girmeyeyim.

Ay sonra ünlü oldum ben yahu. Google beni hala bulamıyor ama olsun. Benim bir çevirmenlik hikayem vardı. İki sene evvel çevirdiğim kitap, yayıncılık dünyasının tüm handikaplarına, içsel çalkantılarına rağmen edebiyat dünyasına bir damlacık olarak ekleniverdi. Ağır emek verip, bir sayfalık cümlelerini çözerken saç baş yolduğum bu güzide eseri alıp okumanızı istemeyeceğim tabi ki. Deli misiniz ayol? Ama gidin bir görün. Kendisini çoğunlukla kadın çalışmalarıyla yakinen ilgilenen akademik çevrelerin beğenisine sunuyoruz. Hani bir başucu kitabı olamayacak ne yazık ki. 

Feminizmin dibine dibine: "Mary Wollstonecraft, Kadın Haklarının Müdafaası". Çevirmeni de ben oluyorum. Ehe. Röportajda nasıl durayım? Elimi dizime mi koysam? Şöyle? Uzaklara mı baksam? Bir şey yazar gibi mi yapsam? Tavana bakıp düşünüyor gibi ya da? Gözlüğü çıkarsam mı? Ah kuzum, şöhret tripleri işte, aldırmayın siz bana.

'Hani ünlü kalp cerrahı bilmem kim var ya, ben onun yeğeniyim'de olduğu gibi, tanınmış birinin ismini kullanarak o kişiyle olan bağlantısını açıklayıp, o zatın gölgesinde kalan tipler vardır. Benimki de o hesap oluyor şimdi ama M. Wollstonecraft, Frankenstein'in yazarı olan Mary Shelly'nin annesiydi. Eee? diyorsunuz. İyi, peki. Sizin için küçük ama edebiyat dünyası için çok önemli bir bilgi bu. Wollstonecraft kadınların toplumdaki asalak konumlarını ve erkek hegemonyasındaki oyuncaklığını (birebir yaşayan biri olarak) ilk defa dillendirebilmiş ve heriflere kalemiyle çatır çatır kafa tutabilmiş bir kadındır. Canımız çıktı çevirirken ama bir şeyler kaptık nitekim.

Evet, baskı haberiyle kitap yazmışcasına havalara girip bir saat içinde ev halkını da kendimden soğuttuktan sonra, duruldum. Her şey normal seyrinde devam ediyor. Okula mokula gidiyorum. Öğrenci haşlıyor, sırt sıvazlıyor, bazen de çileden çıkıyorum. Aralarda tost yiyorum. Şimdi spor yapıyorum diye kepekli ekmekle evde yapıyorum.

Bir de arkadaşlarımı çok özledim. Arkadaşlarım olmadan modum belli, üç kademede işliyorum: Evde kaçık evlat, okulda disiplinli komik hoca, dışarıda çalışan genç kadın. Sıyırıp zıvanadan çıkmayı, ağzımdan başka her yanımla gülmeyi ne kadar özledim. Fuzuli konularda bilinçsizce konuşmayı da. 

Öğretmen demek örnek insan demek ya, örneği bozmamak için zor duruyorum vallahi çatlayacağım. Gelseniz ya.

Öte yandan o marifetli becerikli kız kaybolmuş. Bana bir haller olmuş. Tamam baba ocağı ana kucağı dedik serdik ama insan makarna yapamaz mı be?! Bugün -şekilim ya- makarnayı soslu moslu yapayım dedim. Bir tezgah dolusu kap kacak süzgeç kavanoz arasında ne makarna tam pişti ne sos tam oldu. Bir saatte bitti makarna. 

Yemek yapmak da kaslar gibi mi yani? Bırakınca kaybolup gidiyor, yeniden başlayınca açılması zaman alıyor? Makarnadan da olduysak, madem ben kendimi kariyerime adayayım. O bari fit kalsın.


7 Ekim 2012 Pazar

nasıl evde kaldım?

Blogda anlatmak istediğim pek çok konu bazen kafamda birikerek bir yığın oluşturuyor, sonra ben onları unutuyorum tabi görmeyince. Ta ki bir arkadaşım bir iletisinde değinip hatırlatıncaya kadar. 

C. yeni evlenen bazı arkadaşlarımızın kendi soyadlarından tamamen vazgeçip "beylerinin soyadlarını" gururla taşımalarını kınamış. Aldığımız onca toplumsal cinsiyet derslerinin nereye gittiğini sormuş. Haklı olarak.

Ona katılıyorum. Sadece facebook aracılığıyla mutluluklarına tanıklık edebildiğim bazı arkadaşlarımda değil, etrafımda yeni evlenen bazı insanlarda da yoğun ve akışkan bir coşku göze çarpıyor. Tabiki ekstra mutlu olunuyordur ama iletilerindeki eşine tapıcı ifadelerde ya da imzayı attıkları gibi bir koşu facebooka girip soyadı değiştirmelerinde ben anormal bir şey hissediyorum. Kaçıklık gibi.

Ne bileyim. Bu kadar mı katlanamıyordun soyadına, bu kadar mı zor bekledin? Yani soyadın Eşekcanbazı, Motor, Kıllı gibi bir şeyse, reşit olduğun gün git evlen zaten bu zulme can dayanmaz... da, coşkularını anlayamadığım bir kitle var işte.

Bu konuya ilişkin, merakıma ciddi ciddi hasıl olan başka bir şey daha var. (Evlendiğim zaman buna kendimde de ayrıca dikkat edeceğim.) Hani çiftler aylarca günlerce oradan oraya koşup ev düğün eşya vb. telaşlarda oluyorlar ya, sonra iki üç saatlik bir törenle olay bitiyor. Evleniyorsun, maraton bitti, millet duruldu, çeneler kapandı, olay buydu, herkes bir rahatladı artık... Peki ertesi sabah olunca uzun zaman boyunca vaat edilen ya da hayali kurulan manevi doyuma hakikaten ulaşılıyor mu? Birinin karısı/kocası olma fikri bu kadar coşturucu, göz karartan bir duygu mu? Çünkü düğün sonrasında buram buram ilan-ı aşklar, bi bi şeyler... 

Bana şimdi şöyle geliyor: çok uzun zaman boyunca hem psikolojik olarak (kızlar çocukluktan itibaren bir gün gelin olacaklarını düşünerek/bilerek yaşarlar) hem de koşturarak sadece bir güne hazırlanıyorsun. Sanıyorum ki ee şimdi n'olcak yani? gibi bir boşluğa düşme gelir bunun arkasından. Uğraş didin, hayaller hayaller hayaller... Sonra her sabah kızarmış ekmek kokusunda çay demle, o işe giderken sen masada zeytin çekirdeklerinden tren yap, kalk kendine bir keyif çayı doldur.... Ne bileyim... Daha fazla/farklı değil mi beklenti? Ama neticede böyle olmuyor mu? Olmuyor mu?

Denemedim henüz, bilmiyorum. Farazi konuşuyorum, evliler alınmasınlar. Ama bana şu anda öyle geliyor. Yani biraz bokunu çıkartma derecesinde abartılıyor herhalde bu evlilikler. Bu yaz öyle gördüm en azından. Halbuki beklentiler bu kadar şişirilmese, evlenince bi bok olucaz zannetmesek, böyle bir endişem de olmazdı herhalde.

Mesela bir okul arkadaşımın evlendikten sonra sadece birkaç fotoğrafını gördük ve evlendiğini öğrendik. Hiç bilmiyorduk önce sözlüsüyle nerede akşam yemeği yediler, hiç duyamadık çıkma yıl dönümlerinde o sözlü ona ne hediye etti, hiç öğrenemedik nişanında ne giydi... 

Senin benim gibi insanların ilişkilerini medyatikleştirebildikleri mecralar çok kısıtlı ya, bu medyatik hareketler bezen çok acıklı, çok çiy duruyor bu yüzden. Facebook işte mesela. Herkesin bambaşka amaçlarla doluştuğu bu alana en özel anlarını çatır çatır koy malzeme et sonra Gangnam style vidyosunun üzerine denk gelen "ve biz evlendikkk!" temalı albümün benim içimi acıtmasın. Ziyanlık ya.

Evet, çenem düştü. Yeni evlileri buradan bir kere daha öpüyorum. Çok gaza gelmemelerini temenni ederek, heyecanlarını biraz daha kontrollü yaşamalarını rica ediyorum. Yeni gelinsin arkadaşım sen hem, sana "süzülmek" yakışır.

25 Eylül 2012 Salı

dinle burayı!


Ziller benim için çalıyor!

Güzel bir 17 Eylül sabahı ziller çalmaya bir başladı…. Sonra benim hayatımın merkezinde daha uyarıcı bir ses kalmadı. Ne telefonlar, ne çocuk sesleri, ne kornalar... Kıçımı sandalyeye koymamla başka bir zil çalıyor. Pis bir döngü haline geldi.
Ya hanım kızım... Bütün bir yazı ağustos böceği gibi devire devire harcar mısın, şimdi bir kutu nebati yağa bakarsın işte. 

Zaten çok süper bir ders programım var. Pazartesi ve cumaları 8 saat. Haftaya önce bir tokatlayıp başlatıyorlar, cuma da eve pestilimi gönderiyorlar. Performansım arap atlarınınki gibi, yoruldukça açılıyorum. Maşallah.

Yavrularımı görseniz, boy boy. En azmanından en pasifine, sevdim kerataları. Tek sorun, farklı seviyelere girdiğim için bir nevi kişilik bölünmesi/parçalanması/çalkalanması/örselenmesi yaşıyorum. Bir gruba "arkadaş öğretmen" moduna girip, ergen ruhlarına hassasiyetle yaklaşmaya uğraşırken, başka bir sınıfa "höt zöt öğretmen" modunda giriyorum. Bir başkasına şebeklikler ebleklikler yapıcam diye hayattan soğurken, ötekine "ağırbaşlı, mürebbiye topuzlu hocanım" oluyorum.

Her yanım çocuk; uçan, kaçan, zıplayan, fırlayan... Kariyer yaparım herhalde ben, çocuktan bariz vazgeçtim. 

Geçen gün bahçede nöbetçiydim. Her yer minnacık velet. Koşma atlama dur hey derken dalağım şişti, sonra birden yağmur başladı. Bunları içeri kovalamaya başladım. Bayağı kovalamaya başladım yani. Hani tavukları piliçleri önünüze katıp kümese sokmaya uğraşırsınız ya, aynen öyle. Üçünü beşini sokuyorum, koltuk altımdan oramdan buramdan fırlayıp bahçeye kaçıyorlar. Onların peşine düşerken içeri tıktıklarım kaçıyor. Delirdim. 

İşin tiksindirici yanları da var. Her gün laylon çorap giymekten ayak kokusu problemi baş göstermeye başladı. Hayatıma teneffüs gibi telaffuz etmeyi hiç sevmediğim bir kelime yerleşti. Ha bi de çayı spor olsun diye her teneffüs bardağıma koyuyor, zil mütemadiyen çaldığı için de öylece bırakıp gidiyorum. Bu sebeple çaydan da tiksindim.

Sonuç olarak;

Tamam artık susuyoruz!
Dinle burayı!
Arka taraf! vb. cümleler kuruyorum.

Klişelere alerjisi olan ben, klişelerin kraliçesi olarak arz-ı endam ettikten sonra huzurlarınızdan şimdilik ayrılıyorum. Siz zili çalın, ben gelirim.

12 Eylül 2012 Çarşamba

onlar benim yavrûlarım

Şimdiye kadar işsiz güçsüzlükten blog yazarmışım gibi bir izlenim veriyor olmalıyım. İş başladı, ben arazi gibi. Haşa! 
Ancak iş hayatı benim brunch'lı ikindi çaylı domestik hayatıma benzemiyor canlar, neylersiniz... İşbu nedenden ötürü bir alışma dönemine girdim. Yeni bi duruş, yeni dokunuş şeysi.

Pijamadan başka bir şey giymeye daha yeni alıştım sayılır örneğin. Ne kadar zor. Sonra geceleri erken yatma gibi beter bir huy geliştirdim.

Annem ise benden daha büyük bir boşlukta kadıncağız. "Ben yıllar önce de çocuğumu kaldırıp kahvaltısını ettirirdim; sonra önlüğünü giydirip okula yollardım, şimdi de öyle oluyor, haydaaa!"vari şaşkınlıklarda...

Mini mini birlerle de çalışmıyorum ayrıca. Ergen ve ergenlik öncesi, yani ennn bayıldığım yaş grubundan yavrularım olacak. Size onlardan da bahsederim; önce ben bir tanışayım da. Daha tam çözemedim zaten bu tedrisat olayını. Üzerinde çalışıyorum.

Gözlemdeyim. Taze malzemelerle -umarım- dönüşüm civcivli olacak. Arz ederim.

2 Eylül 2012 Pazar

yaşanmış acı gerçek örnekleri

Hımm. Bi bakalım...
Geçtiğimiz aylar boyunca, "Yatmaktan yanlarım ağrıdı." "Bu yaz bana güzel gençler." "Aa bakın aramızda çalışmaktan telef olanlar var." gibi son derece düşüncesiz ve talihsiz beyanlarda bulunmuşum. Aferin bana. Yer misin şimdi avuç avuç yerden. Ağustos böceği fütursuzluğunda geçiverdi koca yaz.

Ben yarın okula gidiyorum. Öğretmen olarak tabiki, hah!

Neticede okula gidiyorum.Beni mini mini birler ya da çalışkan ikilerle çalıştırmayacaklarını umut ediyorum. Dahi anlamındaki de'nin ayrı yazıldığını ve edatın diğer adının ilgeç olduğunu bilen öğrencilerle çalışmak istiyorum ben mümkünse. Bunun için gerçekten dua edip evrene güzel enerjiler yollamaya başladım bile. Yarın anlayacağız muhtemel hayran kitlemin yaş grubunu. Oğ, evet! İddialı giriyorum da biraz seneye. İngilizce öğretmenlerine hayran olunduğunu bilmeyen kendini bilmezler yoktur aramızda herhalde. Seminer dönemi başlıyor yarın, 17 Eylül itibariyle de akın akın pıtırcık salacaklar üstümüze.

Elimde yatmak, uzanmak, uzun oturmak üçlemesiyle özetlenebilecek koskoca bir yaz var. Diyemiyorum ki Yunan Adaları turundan geldikten sonra yaz sonunda doğru kısa bir Avrupa tatili yaptım falan. Yattım yani ben.

Ama duuur!
Ben aquaparka gittim. Bu yaza da imzamı, tamam parafımı, bu şekilde attım. Hiç yoktan kesinlikle iyiydi. Deli gibi, görgüsüzce eğlendim.

Şimdi gidip mesleki korkularımla yüzleşmem ve kendimi gazlamam lazım. Bana şans dileyiverin, ilk iş günü kutlaması çiçeklerini 17'sinde yollarsınız, henüz erken.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

boru sesi: ti

Tersine gençler, hayat benimle kafa buluyor. Hayata karşı kalender'i denedim, hırçın'ı, cool'u, yalaka'yı, umursamaz'ı, duygusal bağımlı'yı... Her rolü denedim, sökmüyor. 2012 geldi geleli talih bana gülmüyor.

Birazdan kelimelere dökeceğim isyanımı önce moduma uygun şarkıyla taçlandırayım. Siz de sesi biraz açın, havaya girin. Başlıyorum.


Mirkelam- Ah bir Joker

Ben son zamanlarda çok darlandım ya, rehabilitasyonuma katkı olarak bulmaca çözmeye de başladım. Bulmaca ekini, ilkokul öğretmenimizin zorunlu olarak herkese aldırdığı kocaman atlas üzerine koyuyorum. Atlas çok kalın olduğu için üzerinde rahatça yazmamı sağladığı gibi, bilmem ne ilinin ilçesini de hemen açıp anında öğreniyorum. İyileşirken gelişiyorum da yani. Görerek öğrendiğim için Çemişgezek'yen Yatağan'a, 81 vilayetin ilçeleri konusunda maşallahım var. Zaten anladığınız üzere ben çok akıllı bir şeyim.

Evet, az önce tam da boru sesi'nin cevabını yazdığım sırada, böğrüme birden bir öküz oturdu. Hadi bu yaz geçti, bari önümüzdeki yaz tatile nereye gideceğimi bulmak için bir oyun oynamak gibi anlamsız bir fikir geldi aklıma. Açtım dünya haritasını. Bir de elim ezberden gidip okyanus ülkelerini seçmesin diye anneme verdim atlası. Şööyle bir evirdi çevirdi, kıçını başını doğrultamayayım diye.

Kapadım gözlerimi, parmağımı döndürdüm döndürdüm dööndürdüm... ve gidip çat diye Türkiye'ye koydum. Gana bile değil. Alay ediliyor yani benimle resmen! Bir şey, birisi benimle alay ediyor! Annem de üzüldü demek ki halime, Ahahah...Eee... ne güzel, aaa ilahi, dur bari şehrini de seç şeklinde şakıdı. Yedim. Yine bir azimle açtık Türkiye haritasını. Döndüm döndüm, Mersin'e kondum. Seneye Mersin'deyim. Tatil dediğin böyle bir şey. Yani, herhalde öyledir. Tatil bu. Boru mu?



26 Ağustos 2012 Pazar

sinirlenince daha güzel oluyorum

Pisikoz falan değil, bal gibi de mid-20's bunalımına girmişim ben.

İçimdeki zavallı teenage diyor ki hayat güzel, her anını yaşamalıyım, let's seize the day vuhuuu! filan. Gel gelelim the ugly truth der ki, ayağını henüz küvetten gayrı suya sokamadın, balkonda çamaşır asarkenki güneş hariç güneşlenemedin.

Evet, gerçekle hayallerim çakışıyor. Tam da 20'lerimin ortasında. Ne menopoz, ne andropoz, ne ergenlik, böyle dehşetli olmamıştır. Gençliğinin baharında klişesini yapmak zorunda kalıyorum gençliğimin baharında.

Niye? Çünkü O. Bodrum'da, K. Amerika'da, G. Fransa'da, N. Rize'de, S. Alanya'da.

Sabahtan beri Rihanna dinliyorum ya rabbim, ki ben Rihanna dinlemem. Ben öyle şeyler dinlemem genel olarak. Nedense kliplerini de izliyorum; dörti girl'e bağlayacağım az kaldı. Şimdi insanlar tatilde 'karadır kaşların' dinlemiyorlardır herhalde, böyle club dinliyorlardır. Benim de zavallı içim, için için tatildeymiş gibi hissetmeye mi çalışıyor nedir. Pathetic. So pathetic.

Bir tanenize bile yoğurt sürmem, n'aparsanız yapın! Ben bahçeye karpuz yemeye çıkıyorum.


Bunu dinlemeden de bir yere ayrılmak yok.

23 Ağustos 2012 Perşembe

top terapisi

Kötü enerjilerden kurtulalım. Kendi tedavimizi kendimiz olalım. Evrene güzel enerjiler yollayalım, onun bize yaptığı 'nah'ı görmezden gelerek... Bana teşhis koyan okurlarım var, manik depresif psikoz şeklinde. Seviyorum sizi, cidden.

Postumuza geçmeden önce, juju niyetine şarkımızı başlatalım, bir yandan dinleyelim bir yandan okuyalım:



Kötü enerjimi ya da o kötü giden her neyse işte, faydalı şeylere dönüştürmeye çalışarak başlatıyorum rehabilitasyonumu.

El sanatlarına devam ediyorum. Kendimi top örmeye adadım iki gündür.




Görüldüğü üzere toplar işte. Küpe olabilir, kolye olabilir, anahtarlık olabilir vs. diye düşündüm. Aslında bunları örerken de pek bir şey düşünmedim.


Kendileri kristal ve kum boncuklardan müteşekkil.

Bu arada geçenlerde arabayı vurdum, söylemiş miydim? İlk resmi kazam diyemiyorum; ne polis vardı, ne sinirli şoförler, ne de elimde bir tampon. Hafif bir şeydi. Garaja girmeye çalışırken burnumu kurtaramadım, çoat! diye vurdum solumu duvara.


Bu da farklı bir çeşit. Altın rengi metal bir plakayı, pembe-beyaz kristallerle ördüm, kolye oldu. Sonra da küpelerini ekledim.


Ne diyordum? Evet, duvar da düz değil. Böyle tırtıklı bir malzemeden kaplı. Garç! dedi girdi solum ama ben panik mi oldum sinir mi oldum nesinden anlamadım, girdiğim yetmiyormuş gibi bir de geri çıktım, o zaman da başka bir garçlama oldu sanırım. Tüy diktim. Nihayet cesaretim kırılmayı akıl edebildi ve arabayı olduğu gibi bırakıp indim.


Bunları da elimde kalan artık boncuklardan uydurdum. Oldu mu oldu bence. Bunları hediye edeceğim. Bu arada ötekileri de kullanacağımdan değil, zaman içinde insanlara hediye ederim. Sevinirler herhalde.


Arabadan inip yediğim haltı seyrettim doya doya. Çok sinirlendim, önce biraz zırladım, biraz kendime kızdım, derken makul olmaya çalıştım filan. Babamı aradım hemen. Artık ben nasıl bütün mahallenin çocuklarının üzerinden birer kere geçmişim, bütün komşu teyzeleri topal bırakmışım gibi bir tablo çizdiysem ve babam kendini nasıl bir şeye hazırladıysa; geldi, ne var kızım onda, olabilir? dedi. Babama da kızdım. Kendime çok kızmamın ve bu yaptığımı "gerzeklik" addetmemin nedeni şu: Gözümü kabak gibi bir ikindi güneşi ala ala, garajın kapısını kestirmeye çalışıyorum; kıçım o kadar yapışmış ki koltuğa inip de kurtarır mı kurtarmaz mı bakamadığım için kafamdan iyisini düşüneyim iyi olsun diyorum; giriyorum. Bir nevi kumar oynadım.


Bunları biraz daha cool buldum, belki ben kullanırım.



Bir de o sinirle nasıl gözüm karardıysa ben arabanın solu komple gitmiş gibi görüyorum, tampon, kaput komple karışık... Neyse ki kaportacı abimiz ne kadar uğraşmış olsam da arabaya bir şey yapamadığımı, iki pasta cilayla cillop gibi teslim edeceğini söylemiş.


20 Ağustos 2012 Pazartesi

not

Bayram geldi, saadet havası filan, kimsenin içini pörsütmek istemem ama, benimki pörsük, n'apayım...

Bir yandan "gelsin hayat bildiği gibi, işimiz bu, yaşamak" havasına girip her şeye hazırmış tavrı takınıyoruz. Öte taraftan bu bir kabuk sadece, yaranızı kapayan; özellikle de kanamasından korkulan bir yaranızı. Bu duygu başka şeyler düşünmenize engel oluyor. Korkunuza odaklanıyorsunuz; fırtına öncesi sessizliğiyle kendinizi dinliyorsunuz.

Yine oluyor işte. Niye "biz"li cümleler kullanıyorum yine?
İçten içe maksadım, durumumu herkesçe yaşanılanlaştırıp olağanlaştırmak. Herkesin zaman zaman pörsüdüğüne inandırmaya çalışıyorum kendimi. Evet, neyse.

İçinizde bir şeyler kopacak gibi oluyor. Başka şeyler düşünemiyorsunuz.

Başka şeyler düşünemiyorsunuz, kafanız oraya, kendinize takılıp kalıyor.

Öyleyim işte, düşünüp anlatmam gereken pek çok şey var ama yazamıyorum. İyi gitmiyor, iyi gitmiyorum. Başka şeyler düşünemiyorum.

İnsanların g.tleriyle düşünmelerinden çok rahatsızım mesela, bu konuda söylemem gereken şeyler var bir süredir.
Bir de, geçenlerde kadınların neden siyaset gibi ciddi konularda yazmadıklarına, neden çoğunlukla ev, dekorasyon bok püsür, "hafif" konularda yazma eğiliminde olduklarına dair bir makale okudum. Çok iyiydi, ne zamandır ben de bunu düşünüyordum zaten. Ama şimdi düşünemiyorum. Hakkında bir şey söyleyecek kadar düşünemiyorum üzerine. Sosyal içerikli yazılara yoğunlaşacak, otu sapı eleştirecek kadar düşünemiyorum bu sıralar; doluyum. Bomboş ve dopdoluyum.

Ters giden bir şeyler var. Hiç özlemediğim zamanlara geri dönüyorum içimde. Ne aradığımı da bilsem iyiydi. İçime saklanıyorum sadece.

Her neyse, düşünemiyorum. Bunu söylemek için geldim. Travmam geçince dönerim.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

bostanlık dana bulunur

Sanal bostanlarına laf attım diye bozulan rençber kardeşlerimiz olmuş. Şimdi kendilerine organik açıklamalarda bulunacağım ve onlar da hemen gidip tarımla tanışıp yerleşik hayata geçecekler.

Size anneannemin ve annemin bahçelerinden ayrı ayrı enstantaneler sunayım. Siz bir karpuzun geçirdiği evreleri bilir misiniz?



Böyle vitamin olarak başlar kökenindeki hayatına. Sonra şişer şişer tostoparlak bir karpuz olur. Kavun değil kıçını koklayıp anlamayamazsınız olmuş mu olmamış mı. O zaman köken denen, sap kısmına bakacaksınız. Kuruysa koparabiliyorduk herhalde, şimdi bu ayrıntıyı tam bilemedim.

                                                

Toprağa basıp kötü enerjimizi atıyoruz, organik morganik yiyerek de toksinlerimizden kurtuluyoruz, böylece üççüs yaşına kadar yaşayıp dünyaya kazık çakıyoruz. Tabi. Sıhhi boyutu mutlaka ki gerçek ama bir de duygusal boyutu var olayın. Anneannemi hayata bağlayan temel şeylerden biri bu bahçe. Gidip iki ot yolup ayrık çapaladı mı kadının yüzü gülüyor; mahsulünü topladıkça kabaklarıyla arasında bir duygu seli, patlıcanlarına karşı bir duyarlılık başlıyor. Toprak, insana da hayat veriyor.

Aynı bahçede arayabileceğiniz her çeşit sebze meyve yetişmekte. Mango guava neyin yok mu? diyerek şansını zorlayacak olanlara şunu bir görmelerini tavsiye ediyorum: 





Bir bamyanın dramı


Kendisi önceki hayatında bir bamyaydı. Bu, tohuma kaçmış hali. Niye gülüyorsunuz yahu?  Hepimizin başına gelecek olan bu.

Diyeceğim o ki, facebook tarlalarında çapa kazıp, havuzlarında balık tutmayın. Hepimizin içinde bir dana var, salın gitsin bir gerçek bostana.




11 Ağustos 2012 Cumartesi

İçiyorsam sebebi var

Saat bu saat, karpuz peynir ekmek yiyorsam bir sebebi var. Uykum yok, canım sıkılıyor, açım. Bu üçünü topla ne etti? Diğer üçlü: karpuz, peynir, ekmek.

Gündüzleri uyuyunca geceye uyku diye bir şey kalmıyor. Halsiz ve kanı çekilmiş sülük gibi bir koltuğa yığılıp kalmış bir beden kalıyor geriye. Uykulara dalası var, var olmasına; ancak uykunun ona gelesi yok.

Bir kere bugün baştan aşağı mutsuz ve olumsuz bir gündü. Alınan haberler, başıma gelenler, düşüncelerim...

Üstüne bir de canım sıkılıyor. İnternette de yapabilecek, zaman geçirebilecek şeyler bulamıyorum ben. İtiraf edeyim, ben interneti etkin kullanamayan gruptanım. Araştırma yapmayı sevmem, zaten her şeyi merak etmem. Sırf bu yüzden okulda kalıp da akademisyen olmayı göze alamadım. Oyun oynamaktan da çok sıkılıyorum. Öyle internette tarla çiftlik sahibi olmaktan da özellikle kaçınıyorum; bu sanal rençber tayfası dışarıdan çok embesil görünüyor zira. İnsanlarla konuş et, o da bir yere kadar.

Hani bu Starbucksların, genelde alt katlarında rastlanan, bir venti latte alıp saatlerce laptopundan başını kaldırmaksızın oturan, harıl harıl çalışıyor izlenimi veren, kanvas pantolonlu kareli gömlekli, kirli sakallı, dağınık saçlı, kemik gözlüklü cool'ları var ya, hastasıyım.

Tez mi yazıyor acaba onlar? Ne bileyim, cafede? Proje mi yazıyorlar ya da acaba? Kesin çok önemli bir şey orası tamam da, ne olabilir. Ezik ve asalak görünmek istemediğim için de kimselere soramadım bugüne kadar. Öyle, içimde bir yaradır Starbucks'ın coolları. Aranızda onlardan biri varsa çıkıp konuşsun artık.

Adam havuç toplayıp domates dikiyormuş bir de... Iyyyy. Bırak tamam, gerisini hayal etme. Ziyan herif.

Neyse, bende laf bitmez..
Nasıl da tosur tosur uyuyorsunuz şimdi dimi? Böyle sağdan sola bile dönmeden? Yuh.

9 Ağustos 2012 Perşembe

büyüdün diyorlar bana, ağlayasım geliyor o zaman

Oğ, çok fena.
İnsan, başka insanlardan ya da her türlü dış etkiden uzak kaldığında, içgüdüsel olarak kendi öz cinsiyetinin ruhunda olan yahut toplumda bu cinsiyetin payına düşen davranış ve eğilimlere meylediyor olmalı.

Evet. Bence de bunu biraz basitleştirelim.

Diyorum ki, nicedir evde tıkıldım kaldım; annem, babam, yengem, birkaç kuzen, yoldan geçerken sağ olsunlar iki laf atmayı ihmal etmeyen bir iki komşu hanımdan başka görüştüğüm kimse yok. Vücut da ruh da nadasa bırakıyor kendini. Sohbet etme yetisi unutuluyor. Fikir üretme bitiyor. Başka insansızlıktan, bir araya gelip oturan külçe bedenler oluyoruz.

Hah işte o zaman, bu inzivanın içinde ben de kız gibi davranıyorum. Buraya bağlayacaktım.

Sosyal bir hayatım varken, rahat giyinir, hatta ölür de rahat giyinir biriyim-idim. Saç baş, keza. Şimdi bazen saçlarımı sarıyorum. Sonra açıp şekil veriyorum, bitince gelip televizyonu açıyorum. Oturuyorum öyle. Şekilli mekilli. Öğlenleri Aşk-ı Memnu'nun tekrarını veriyorlar. Bazen NTV'de daha ciddi programlar izliyorum. Balkonu yıkayıp, geçen arabaları beğendiğim de oluyor.

Tırnaklarımı yapıyorum arada. Sonra akşam yemeği için bir şey hazırlanacaksa ona yardım ediyorum. Bazen tırnaklarımla eş zamanlı olarak çamaşır makinesi de bitiriyor. Kalkıp çamaşırları asıyorum. Tek tek, gere gere.

Geçenlerde hayli yüksek ve dolgu topuklu sandalet aldım ben. Çok da isteyerek aldım hem de.
O güne kadar topuklu ayakkabıyı birkaç kez salon düğünlerinde giydim. Ayaklarım da bebek mezarından hallicedir hani. Bu yaşıma kadar spor ayakkabının rahatlığı içinde keyiflerince büyüdüler maşallah, ellemedik. Bir gün belki ben de zarif ayakkabılar giymek isterim diye bir düşüncem, en azından bir şüphem olsaydı o vakitler, gerekirse Çinliler gibi tahta kalıplara sokardım belki ayaklarımı. Ceylan gibi de seke seke gezerdim şimdi otuz beş numaralarımın üstünde.

Geçen gün bir yerde, beni çocukluğumdan beri görmemiş bir komşu kadına rastladık. Kadın bir yandan hal hatır ederken bir yandan da beni süzdü, süzdü... Sonra tipik komşu teyze davranışı gereği, anneme benim yanımda benimle ilgili, Ay Emine maşşallah ne kadar büyümüş bu, aa iyice serpilmiş de gelinlik kız olmuş dedi.

Bu cümleden sonra ben oradan uzaklaştım. Çünkü o anda üçümüz de, bu küçücük mahallede 1950'lerin kafasını sürdürmekte olan bu küçücük kadının, bana damızlık kız gözüyle baktığının farkındaydık. İrkilmiştik. Annem de, beni henüz ne kendimin ne de ailemin sokmadığı bir kalıba sokan bu fütursuz kadından kurtulmaya çalıştı. Seneler sonra bu yersiz samimiyet hakkını kendinde nasıl gördüğünü bilemedik.

Demek ki gözle görülür derecede büyümüşüm artık. Başka hiç ihtimal kalmamış. Demek ki kendi öz vücudum, metabolizmam ve hatta biyolojik saatim de olayın farkında; bir ruhum kalmış oralı olmayan, oralı değilmiş gibi davranmaya çalışan.

Eğer bu haller genç kızlığın son demleri ve kadınlığa geçiş dönemi anlamına geliyorsa, keşke bu kadar göstere göstere geçmese genç kızlığım. Keşke bu kadar farkında olmasam alışkanlıklarımın, rahatlıklarımın değişmekte olduğunun.
Demiştim, beni bu bilinç öldürecek.

Bu kadar işsiz güçsüz ve domestik seyretmekte olan hayatımın da buna katkısı çok büyük biliyorum. Ve yine biliyorum ki okullar açıldığında çalışmaya başlayacağım. O zaman, sabahları saçımı burup burup tepeye tutturmaktan ibaret olacak bütün havam. Ya da bazen aynaya bile bakmadan bir tarak vurmaktan. Yine üşeneceğim ve salaş salaş işe gideceğim günleri dört gözle bekliyorum.

5 Ağustos 2012 Pazar

terliksiden hallice

Ne anlamı var? Gerçekten...
İnsanlığımızı sorgulamak diye son derece etkisini yitirmiş bir söylemle başlıklandırabiliriz bu yazıyı. Böylece siz de bu satırı okuduktan sonra pencereyi kapatırsınız. Amaan. Karamsar, ciddi, sıkıcı bir atmosferin eşiğinde olduğunuzu hisseder, belki popüler yayınlarıma bakarsınız, belki başka, neşeli bir bloga gidersiniz.

Haklısınızdır. İnsan kendiyle yüzleşmeyi de, ülkenin dertlerini düşünmeyi de, insanlığı sorgulamayı da sevmez. Milyar milyonlarca komiklik, mikilik varken hayatta ve internette...

Bu koskoca dünyada, aynı yollardan dünyaya getirilmiş milyarlarca insan varken, sapına kadar eşit doğmuş olmamıza rağmen, milyarlarcası aç, milyarlarcası işsiz, milyarlarcası kanser, milyarlarcası kalpsiz, milyarlarcası zengin ve milyarlarcası da şerefsizken, benim bu ceketin altına hangi pantolonu giyeceğime dakikalardır kafa patlatmamın ne anlamı var?

Ya da başka bir kadının dünyanın bir yerinde, sırf kemerin rengi tutmadı diye dükkan dükkan gezmesinin,  bulamayınca kahrolmasının, günlerce alternatif düşünmesinin ne anlamı var?

Bu sezon beklenen şampiyonluğa ramak kala, taraftarın göt üstü oturmasına sebep olan o kaçan gol... Girse ne anlamı var?

Ee hep bunları düşünecek olursak o zaman hep mutsuz mutsuz oturalım, kimse hayatını yaşamasın, bir şeyden zevk almasın mı? diye düşünecek zihinlere selam olsun. Aklınızı öpeyim, yine totonuzdan anladınız. Geçiyorum hep'i, yavrum siz bir kere bile düşünmediniz ki. Bu neyin tafrası?

Oturup düşününce de, dünyada hiçbir şeyin iyiye gitmediğine kanaat getiriyor, üzüm üzüm üzülüyorsunuz. Yahu ne beyhude bir üzüntü. Ne beyhude bir farkındalıktır bu...

Dünya zaten iyiye gitmeyecek ki; hem iyiye gitmesin ki sonu gelsin. Zaten kural bu değil mi? Harika giden, tıkır tıkır işleyen bir şeyin sonu gelir mi hiç? Her güzel şeyin sonu geliyorsa, dünya da gün geçtikçe dibe gitmeli zaten, nesine şaşıyorsunuz?

Başka şeyleri fark etsek ya haybeden, halihazırda boka sarmış şeylere kuru kuru vah edeceğimize? Doğayı kurtarabiliriz mesela, neresinden dönülse kardır belki. İnsanları kurtarabiliriz. Çok hasta insanlar var. İlik verebiliriz. Kan verebiliriz. Bağış yapabiliriz. İyi düşünebiliriz. İyilik isteyebiliriz. İyi anne-baba olabiliriz. İyi çocuk yetiştirebiliriz. Onurlu yaşamayı üstün tutabiliriz. Bir şeye inanabiliriz. Bir dava güdebiliriz. Hiçbir şey yapmasak da destek olabiliriz. Dinleyebiliriz.

Belki çok çok eskiden olabilir, insan mahlukatın en şereflisidir filan. Yok. Biz insanlar, çok adi bir türüz. Kompleks görünümümüze rağmen, temel işlevleri yemek içmek sıçmak ve uyumak olan en basit organizmayız.


2 Ağustos 2012 Perşembe

istenmeyen kıllar

Hayatımın kıl bir dönemindeyim, belki geçici bir süreçtir ama bu kıl olduğum gerçeğini değiştirmez tabi. Böyle insanların gerekçeden sayılabilecek uzun listeleri olur; benim de varmış. Sivrisinekten davulcuya varıncaya kadar pek çok alanda haybeden sinir bozukluğu yaşayabiliyorum. Bunlardan bir seçki sunacağım sizlere. Ben bunlara sinir oluyorum:

Toplu taşıtlarda boğaz temizleyen insanlar. Yüzünüz buruşur; elinizden başka bir şey gelmez.

Kalem arkasının emilmesi. Bu özellikle de kurşun kalemse, hiç dayanılmaz; ıslak ıslak, dişlenmiş odun...

Ben mesajımı okurken, burnumu silerken, yandakiyle laflarken, işgüzar bir garsonun fişek gibi gelip bitmemiş tabağımı, hiç bana sormadan alması. Ben yemeklerin en sevdiğim kısımlarını en sona saklarım üstelik! Mesela karnıyarığın önce içini sıyırıp yerim, patlıcanlarını sona bırakırım. Mıncırılmış patlıcanlarımı görünce, tabağımı 'hea bitirmiş bu' zannıyla çekip alan bu adam da kim oluyor?! Her ortamda da hey dur lan bitirmedim daha denmiyor ki.

Her ne sebeple ise, evimize gelen dıdımın dıdısı akrabalara karşı bir, yanaktan öpülecekler mi? gerginliğinin yaşanması; şayet öpüldüyse, ikinci yanak da öpülecek mi ikilemi. Kimisi üçüncü kes bile basıyor insanı göğsüne, kestiremiyorsunuz ki. Üçüncüyü özellikle, hiç beklemediğiniz için, sanki istemiyormuşsunuz gibi bir görüntü veriyorsunuz zatın omzuna doğru giderken.

Kapı önünde sesler duyunca şimdi zil mi çalacak, biri mi gelecek gerginliği; akabinde, yastığı yerine koy, çekirdek çöplerini de kaldır, çoraplarını topla telaşı yaşamak.

Facebook profillerinde, hele de kapak fotoğraflarında, kalp içinde iki baş harf olan insanlar. Öyle sevgili olmaz ya. Öyle aşk olmaz.

Otobüste arka çapraza ne tanıdık ne tanımadık birinin denk gelmesi, inene kadar süregelen göz göze gelmeme çabası. Çünkü selam verip vermemek arasında gider gelirsiniz. Kuru bir selam yetersiz kalabilir, nasılsın? diye sorsanız,  ben de iyiyim'den sonra konuşulacak bir şeyiniz olmadığı için o diyalog da sırıtabilir. Bilemezsiniz.

Postane, banka gibi yerlerde naylon iple bankoya bağlı kalemler. Yürütülmesin veya unutulup ceplenmesin diye bağlanan kalemlerin o lanet ipleri eskir eskir, tüylenir, boyanır...
Banka demişken, buna da genelde bankalarda rastlıyorum. Memurunun gömlek düğmelerinin meme/göbek seviyesinde gerilmiş olması. Kadında da erkekte de ne kadar kötü görünüyor ya. Bir de biz üstten bakıyoruz ya, öf. Bir beden büyüğü daha mı pahalıya satılır ki bu gömleklerin...

Her şeye rağmen sevdiğim şeyler, anlar ve incelikler de var. Ama az tabi, kılım ya.

Eşe dosta candan sarılmak gibi. Şöyle uzaktan, değdi değmedi yanakları dokundurmak değil. Sımsıkı. Ne kadar güzel oluyor.  

Ayağı orta sehpaya uzatmayı hiçbir şeye değişmem. Hiçbir zigon, hiçbir fiskosta yoktur bu işlev.

Sonra, cips kasesinin kıpırdatmaksızın yerleştirilebileceği bir göbeğe sahip olan insanlar da çok güzel mesela. Oh ya ne konfor.

Sıcak ve tuzlu çekirdek yemek, yanı sıra, bakkala benimle aynı anda giren ekmek de beni mutlu eden küçük şeylerden.

Dolmuşun tam ayağımın hizasında durması ve cüzdanımdaki bozuk paraların eksiksiz fazlasız denk gelmesi de öyle.

Rastgele açtığım televizyonda sevilen bir dizinin/ filmin yeni başlamakta olduğu görmek.

Baharat dolabını açtığım zaman iç içe geçmiş onlrca kokudan hangisinin daha baskın olduğunu anlamaya çalışmak; her açışımda bir başkası daha keskinmiş gibi gelir.

Bu listede kendini bulanlar avucuma mum diksin. Ee, tek kıl ben değilim ya.

31 Temmuz 2012 Salı

'kapıyı zili tokmağı' men edin

Kafam zaten normalde sistemli çalışmaz; işin içine sıcak, düzensiz uyku ve davulcu da girince iyice dumanlanıyor karnabaharım. An geliyor, rüyalarımı gerçekte, gerçekleri rüyamda gördüğümü sanıyorum.

Dün gece de her zaman olduğu gibi muhterem davulcumuz iki itibariyle çıktı meydana. Tokmağıyla gelişigüzel davulu döverek, yıllardır süregelen bu Osmanlı adetini katlediyor bu adam! Ne bir ritm duygusu, ne bir süreklilik; bağm! güğm! indiriyor saatlerce.

Evimizi yapan, arsayı seçen zihniyeti öpeyim. Evin iki cephesi iki sokağa bakıyor. Üstelik biri çıkmaz sokak; yani bir gidip bir de dönerken çalıyor. Çizeyim:


Yani tam dört kere, belli bir süre, camımın altındaki bu adama katlanmak zorunda kalıyorum. Dün gece içimden davulcuyu taşlamak geldi. Taşım da yok, elime ne geçse atasım geldi. Ama çok fena geldi.

O gitti, ben uyudum. Rüyamda dehşet içindeyim. Ben  geçen gece davulcuyu taşlamışım; kitaplarımı, bir de nasıl sapıttıysam artık, komodin çekmecelerimi çıkarıp çıkarıp atmışım adama. Sonra kafam yerine gelmiş, pişmanlık duyuyorum. Ben bu muhasebeyi yaparken evimizin duvarlarından, dört bir yandan matkap sesleri geliyor. Davulcu geri gelmiş meğer, öc alıyormuş. Evimizi başımıza yıkacakmış.

Demek ki benim gerçekte nasıl bastırılmış bir suçluluk duygum var ki, korkudan babama ben geçen gece bi bok yedim de adam ondan geldi evimizi deliyo, bişey değil diyemiyorum. Annem babam ben, dehşet içinde donup kalıyoruz.

Sonra uyanıyorum. Demir parmaklık takmaya gelen ustanın maktabıymış. Davulcuyu da bu sabah hiç gören olmamış.

Sonuç: Ben o davulcuyu pataklamayı can-ı gönülden istemişim, iştahımı seveyim.



28 Temmuz 2012 Cumartesi

yazdan tiksinmek

Bazen şartlar, yaşamdan beklentilerimi düşürüyor. Bu kadar memnuniyetsiz ve ağzına ağzına iki tane vurulası bir toplumda ufacık şeylerle mutlu olan, aslında yaşayan bir örnek olmayan insan tiplemesi var ya, o bazen ben oluyorum işte.

Sevmiyorum yazı. Haziran'la beraber üzülmeye başlıyorum. Terliyorum. Terleyince sinir kat sayım on yüz milyon haneye çıkıyor. Terleyen başka insanlarla aynı ortamda, hatta temasta bulunmak yok mu, göğsümü bağrımı açıp avaz avaz bağırmak istiyorum. Çocuklar donlarına çiş kaçırınca paytak paytak dolaşırlar ya, ben de kollarımı açıp sarkıtıyorum, apışık yürüyorum. Ne feci. Ne iğrenç.

Geceleri çarmıha gerilmiş gibi yatmak zorunda kalıyorum. Nerede kaldı bacaklarımı karnıma çekmenin, bir puf yorgana dolanmanın zevki. Etim etime, bir ayağım ötekine değmeyecek. Vücudumun ateşi sırtımın ortasında toplanıyor, oradan usul usul, bunalta bunalta vücuduma yayılıyor. Uyuyamıyorum. Nefesim bile sımsıcak. Soluduğum yeri yakıyorum. Uykuların tadı yok...

Dolmuş, minibüs gibi taşıtlarda eziyetim bin beş yüz. Teyzeler cam kapı açtırmıyorlar; süblimleşe süblimleşe ilerlerken, o kadar sinirleniyorum ki, durup yolcu aldığı indirdiği için kahrediyorum. Şoförden beklenen davranış başkaymışcasına... Yapma Allah'ın belası, durma işte, bok mu var, durma, bunu da almayıver! diye tamamen anlamsız, bilinçsizce sayıklanan şeyler geçiyor aklımdan. 

Sinirlenmek çok acayip şey zaten. Bir gücün etkisinde olduğunuzu biliyorsunuz o an da, ki o etki sizi çirkinleştiriyor, çekilmez biri haline getiriyor. Ama bunu bile bile engel olamıyorsunuz. O an, ne kadar kötü göründüğünüzü tahmin ede ede havlamayı sürdürüyorsunuz; ister kafanızın içinde, ister dışarıda.

Yaz benim için pislik özetle. Deniz kenarında olsanız hadi bir parça katlanılası. Üç ay da deniz kenarında geçmez ki. Yana yana lastiğe döner insan. O da ayrı bir rezillik zaten.

Benim gudubetliğim bununla da bitmiyor. Denizdesin diyelim hadi, bu sefer de her şey güzel değil ki. Tuzlu tuzlu havlular, kumlu terlikler, saçların arasından çıkan kıyır kıyır kum; yarısı yanmış yarısı beyaz popolardan oluşan bostan tarlası gibi bir plaj. Herkes güzel değil ki. Değil işte. Biliyorum herkesin her şeyden faydalanmaya eşit derecede hakkı var, sırf bu yüzden bir şey demiyorum zaten ama bazı insanlar ok çirkin. Kimisi kıpkırmızı, kimisi kırk yama gibi bronzlaşmış n'aptığı belli değil. Selülitler, löpür löpür göbekler, kıllı sırtlar... Al işte. Bok.

Başta tarif olunan, ağzına ağzına iki tane vurulası memnuniyetsiz insan da benim, koltuk altımdan içeri hafif bir yel girdi diye dünyanın en mutlusu olan da benim. Bu mevsimde hayattan beklentim öyle düşüyor ki, ığıl ığıl mideye akan bir bardak soğuk suyla eteğimi havalandıracak bir ufacık rüzgar, hayata bağlıyor beni.


24 Temmuz 2012 Salı

adresi belli beyanatlar

Aynı konuda üçten fazla cümle kurmaya katlanamadığım için sevilmiyorum blog. Kararımın kesin olduğu, üstelik daha ikinci cümlede bu son kararımı bildirdiğim, yetmemiş gibi üçüncü cümlemde karşı tezi gerekçelerimle çürüttüğüm halde; mevzu sakız gibi uzuyor, sünüm sünüm sünüyor; sonra vay efendim ben niye hemen sinirleniyorum? Boku çıkıyor çünkü diyaloğun. İçine ediliyor el birlik. İnsan gibi başlıyoruz ama devam edemiyoruz. Sadece benim tahammülsüzlüğümden mi? A belki sizin ısrarcı, bayıltan kişiliğinizin de etkisi vardır?

Ben ne kadar çekilmez biri olduğumu iyi biliyorum. Rüzgarım geçip de şuursuz inadım kafama dank ettiğinde de, gönül almaya, özür dilemeye çalışırım. Son zamanlarda sık da tekrarlanıyor bu durum; benim heyheylerim sık uğruyorlar, bazen gelince gitmiyorlar, bazen de çok kalabalık geliyorlar filan. Haliyle, ben sürekli bir dalgalı deniz. Bugün güllüm ballım, ertesi gün dikenli çalı. Kırdığım oluyor sevdiceklerimi, biliyorum.  Ama dediğim gibi, gönül almaya çalışıyorum. 

Lafla söyledim anlaşılmadım, belki yazınca daha iyi anlaşılır. Gençler beni bunaltmayın. Hele bu sıcaklarda beni uzun cümlelere mecbur hiç bırakmayın. Size de sıcak neticede, ben de size ekstradan stres yaratmaya bayılmıyorum. Hatta hiç problem çıkarmamaktan yanayım. Ama benim kapattığım konuları deşip deşip ordan burdan gelmeyin bana. Ben fikrinizi soruyorsam zaten siz susana kadar sizi dinlerim. Ancak verilmiş ve sebebi sırf nezaketten açıklanmış bir kararı, daha iyileştirmek için deşmeyin. Fikrinizi sormadığım konularda liste liste alternatiflerinizle, gerekçelerinizle allaşkına gelmeyin; dayanamıyorum. 

Hele, ben bilmezmişim gibi, bu öfke kontrolü konusunda verilen direktifler filan... Lütfen. Böyle yaptığınızda ben de sizi hiç sevmiyorum.