Follow by Email

31 Mayıs 2012 Perşembe

devlet ANA

Son günlerin, suni muni değil, eni konu gündemini oluşturan mevzu malum: kürtaj ve sezaryen.

Günlerdir bütün mahremimiz ağızlara sakız oldu.

Ben bu konuda bir şey söylemek hiç istemedim baştan. Verilen tepkiler ve sürülen savlar çok acayip çünkü. Kadınların verdiği tepkilerden de çok sorunlu olanlara rastladım. Hükümet açıklamaları zaten malum. Doğru savunulması lazım konunun, feryat figan, hakkımız da, bilmem ne de... Sanki her hakkım olanı şimdiye kadar bağır çağır elde edebilmişim gibi, bunun kadar hassas bir hakkımı bu şekilde alabileceğim Böyle bir yere varılmayacak korkarım...

Adam hazırlamış taslağı, geçirecekler; sen elin böğründe karnın burnunda kalacaksın.

Açıkçası kafamızın örtüsüyle uğraşmakta bir çözüm göremeyen devlet büyüklerimiz, sanıyorum bu kez de aşağı inmeye karar verdi. 

Neden ki? Başbakanın kendisi daha evvel defalarca anneliği tatmış gibi, devamlı hissi açıklamalar yapılacağına, damardan girileceğine, bilimsel konuşulsa ya? Hakiki demografik nedenlerini öne sürse mesela. Niye sapır sapır çocuk doğurmamız gerektiğini anlasak...

Bombalar ardı ardına geliyor. Doğurun biz bakarız, tecavüzse de fark etmez, iki ıkın sıkın, ziyan mı edelim, düşmüş bir kere rahime...

İki ıkınıp sıkınmaktan ibaret olsa keşke annelik. Keşke birileri anne insanın; anne köpekten, anne ayıdan, anne filden bir farkı olduğunu anlasa...

Korkarım sonraki adımlar şöyle gelişecek:

-Okumayıp aileleriyle yaşayan kızlar, üçten fazla görücüyü reddedemeyecek. 

-Evlilikten kasten kaçan her kıza çeşitli hukuki yaptırımlar uygulanacak.

-Devlet bütün kısırlık tedavilerini üstlenecek. 

-Bütün kadınların yumurtlama günlerine dair takvimlerini tutacak ve eşlerine o günlerde belli süreler görev izni verecek. 

Ve kaçınılmaz olarak Türkiye büyüyecek. Elbette büyüyecek. Doğan bazı bebeklerin damarlarında annesinin ve bilmediği bir adamın kanının yanı sıra, demokrasi akacak.


yukarısı çok kalabalık

Hava bizi moddan moda sokuyor burada, sizden n'aber?


Yarım saat önce pencerelerden içeri süzülecek kadar yağmur boşalırken, şimdi de güneşten ensem pişti.



Fizy Mood'un bile çare olamadığı bu ruhsal değişimler sırasında da farklı müzik arayışına girdim. Çok derinlere daldım, harika şarkılar buldum dinledim. Ve neden sonra Zaytung okumaya karar verdim... Keşke vermeseydim. Zaytung Blog'a göz attıysanız, 'Her Nedense Toplu Taşımayı Konu Edinmiş En İyi Beş Şarkı' adlı yazıyı görmüşsünüzdür. Bence harika olmuş. Şiddetle tavsiye ediyorum. Çeşitli toplu taşıma araçlarına ve vasıtalara atıfta bulunan  bazı şarkılardan top list oluşturmuş yazarımız. Onu buna iten şey, kendisinin de açıkladığı üzere "Evladım, biraz daha toplu taşıma araçlarına uygun müzik dinler misin?" diyen bilge teyze.

Ve ben ilk şarkıda hayattan soğudum. Bugün dinlediğim onca şarkı, içimde gereksiz bir fazlalık, başımda uğursuz bir vızıltı halini aldı. Sustu viyolonseller, gitarlar, baslar... Ve dinledim. Engel olamadım kendime. Akıp gittim bu şarkıyla. Sözler beynimin arka taraflarında bir yerleri zonk zonk ettirirken, klip sayesinde görselleşen anılarımla ben, Kral Tv izleyip taze fasulye kırdığım ortaokul yazlarıma gittim. Klip izlerdik nitekim o zamanlar. Burak Kut, Mustafa Sandal, İzel, Rafet El Roman filan...

Yazarın bahsettiği şarkılardan liste başı şu:


Mustafa Sandal- Can Cana, içinizi titretecek bir şarkı. 


Özellikle siz sayın İstanbullular. Kimse sizi anlamıyor, 'Cihangir kafası'na sahip bütün oyuncu sanatçı camiası piniyor çerokkeye porşeye, sizi sallamıyor sanıyordunuz, değil mi? Sanatçı var sanattçı var...

O zamanlar gayet iyi niyetle bestelennmiş, barış ve kardeşlik mesajları dolu bu eser, malesef ki toplumsal yozlaşmamızın önüne geçememiştir. Zira bugün metroda değil can cana, yan yana oturmaktan çılgıncasına mutluluk duyan, ne güzel hepimiz kardeşiz, elini de oradan  çekersen can cana yola devam ederiz diyebilen insan sayısı çok az.

Sayın Sandal coşku içinde yapmış bu şarkıyı, dinlerken gözlerimiz dolu dolu oluyor; hele o metronun ilk yıllarına tanık olsam kim bilir nasıl bir duygu seline kapılırdım duyduğumda.

Evet, herkes bu şarkıyı mp3 çalarına yüklesin ve gözlerinizi kapatıp arkanıza yaslanın. Beyninizin size oynadığı oyunlara inanamayacaksınız.

Kaynak belirtiyorum: 
http://www.zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=177468

29 Mayıs 2012 Salı

igdaş-kettle korelasyonu

Üç tarafı deniz güzel ülkemde her başvurduğun şeyin sonucunu ertesi gün alırmışsın gibi, her talebine talep ettiğin an cevap verilirmiş gibi plan yapıp yaşanmayacağı malum... Ama o öyle mi? İgdaş, gak dediğin anda guk'u yapıştırıveriyor adama! 

Pazar günü terk-i diyar edeceğim için elektrik su kapama gibi kıl tüy işlemlere başladım. 
Dün de doğalgazı kapatma talebinde bulundum. Ve bu sabah itibariyle gaz yok! Breh breh... İmzamın mürekkebi kurumadı be daha. Yemediniz içmediniz sabah olsa da bir koşu gidip saatini mühürlesek mi dediniz?

Sabah şipidiklerimi ayağımı geçirip tırıs tırıs banyoya geçerken, hadi bir de çay suyu koyayım dedim. Gazın kesildiğini idrak etmem için ocağın dört gözüne de çakmak tutmam gerekti. Mantığım almıyordu dün iptal edin deyip bugün gazsız kaldığımı. Daha önce de pek çok kez taşınmış ancak böyle seri bir hizmet anlayışına maruz kalmamıştım.

2012'nin Güngören'inde yaşanan sefalete bak!

Artık bir yumurta bile kıramayacağım. Küçümsediğimiz hazır çorbalar bile şimdi bir hayal. Artık ne varsa kettleda var.

Sokağın başındaki milyoncuya inip mabadıma uygun bir leğen de aldım mı, doya doya çimerim artık içinde. Banyo sorunsalına da bu şekil ananevi metotlarla çözüm getirdikten sonra, gidip kettleda bir yumurta kaynatayım.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

hacettepeliden matematik dersi

Kendimi çok akıllı zannetmekle basit görmek arasında bir yerlerdeyim, yine halden hale salıyorum kendimi. Onun yüzünden.
Yağmur bir yağıyor, bir duruyor, sabahtan beri cam kenarındayım ve kafam kopuyormuşcasına bir ağrıyla uyanmış olmam dışında her şey yolunda. 

Ders çalışmaya çabalıyorum. Benden geçmiş, ciddi ciddi.
Benim okumaya doyamayan bünyem, örgün, açık, uzak ne buldu okuma eğilimindeydi geçen yıla kadar. Neyse, doydu, duruldu. Şimdi açık öğretim finalleri var önümde. Onlara hazırlanıyorum. Derslerim de çok havalı hani, muhasebe, kambiyo filan. Acayip havalı terimler var içlerinde, duysanız dibiniz düşer, ay bu kız ne çok biliyor dersiniz.

Velhasıl genel matematik adlı güzide dersimizin muhteviyatı da hayli "genel". Zaten matematik biliyorum diyen herkes bu konulardan bahsediyor demektir. Tabi. Logaritma, integral, yetmez gibi belirli integral belirsiz integral, türev, parabol ve daha ismini sayamadığım pek çok konucuk... 


Matematiğe aç fütursuz beyin, çalışır, acımaz.

Kerem yetişti imdadıma, sağ olsun. Geldi ayak üstü aydınlattı ablasını. Ben de şimdi başımda bilgilerden bir çelenk, içinde muhtelif sayı ve formüllerle oturdum, yine cümlelere sığındım. 

Konular ürkütücü, ürkütücü olmasına ama Kerem'in dediğine göre hepsi giriş konuları olduğu için aslında sınavda çıkan sorular da basit sorularmış. Çerez dedi, kek ya dedi, iki dakkalık iş ya gel dedi.... Kendisi çıtır çıtır Kalkülüs neyim çözen bir insan olduğundan olsa gerek, pek bir hafife aldı benim "yükümü". 

Daha önce belirttim mi bilmiyorum ama bazı kalıtsal konularla ilgili Kerem'e çok kızgınım. Benim sahip olmak istediğim, bende olsa daha güzel olacağı bazı fiziksel özellikleri o almış annemle babamdan. Ben dururken. Ben deneysel bir çalışma olmuşum daha ziyade. Yapalım bakalım ne çıkacak demişler. Ben çıkmışım. Sonra ona daha çok özenmişler. Ben öyle düşünüyorum valla, kimse bilimsel verilerle gelmesin şimdi karşıma. Hokka burun, kalem kaş, kapı gibi bir irade... O n'apacak ki bunları, hı? N'apacak? Anlam veremiyorum yani. Aynı şekilde sayısal zeka benim de çok sahip olmak istediğim bir şeydir öteden beri. Niye o?  Eşit bari paylaşılsaydı ya.... Olmadı anacım, olmadı.

Bu "ağır" konuları da az buçuk çözmeye başlayınca bir can geldi benim öz güvene. Kerem gelip üstüne çökene kadar.

Gaza geldim ben de, iki üç soru da çözünce üstüne tamam dedim pazartesi İTÜ'de başlıyorum. Ders vermeye... Neden sonra Kerem, giderken, ya şimdi bunlardan sonra git evde iki katlı integral çöz, adalet mi len bu diye şaka yaptı. Hah, tam o anda anladım ki, dünyayı filan kurtarmıyorum iki türev aldım diye. Dur dedim kendime, kendine gel. İşte o zaman yere indim, tevazu da mecburen bedene geri döndü.

İntegral kaç kattır bilmem ama benim kafam pek çok katlı. Paralel evren şeysi gibi. Soru çözerken bir yandan da katlardan birinde karaoke anılarım yanıp sönüyor. Ankara günlerimden kareler. 
Canım ne kadar çok şarkı söylemek istiyor. 
Olur da yakın zamanda bir ekip kurup karaokeye gitmeyi becerebilirsem, takıntılı olduğum ve en çok söylemek istediğim şarkıyı da şimdi sahibinin sesinden dinleyelim:



Maria Mena, Just Hold Me



25 Mayıs 2012 Cuma

hayat bir sendrom arkadaş!

Öğlen saat bir itibariyle denize karşı kahvaltımı etmiş, alışverişimi bitirmiş, gezmiş tozmuş ve evimi toplamış bir halde köşeme kuruluyor ve günün geri kalanını gayrimenkul geçirmeyi planlıyorum.

İstanbul'dayım. 

Son günlerde hava bir karakteristik geliştirdi, ikindiye kadar yakıp kavurmaca, sonra ıslatmaca, suya boğmaca.
Sabahın bir kısmını sahilde değerlendirdim. Ya gezmeli tozmalı oldu mu nasıl sevdiriyor şu şehir insana kendini. Bugün tatil midir nedir bilmem ama, sahil bol bol yeni yetme ve ergen doluydu. Ben güneşe karşı oramı buramı kızdırırken ilginç diyaloglara şahit oldum. Bir kaçı birbirlerine devamlı 'aşkım' diye hitap ediyorlardı. Sonra biraz daha kenarda duran ve üç kızdan müteşekkil grup Fatmagül'den, ve bilmediğim başka bir dizinin "kahramanından" bahsediyorlardı. Biri Cüneyt aynı ona benziyor kız, dedi. Birkaç cümle sonra Cüneyt'in hayırsız tabir ettiğimiz bir lise terk olduğunu anladım. Anladığım kadarıyla Cüneyt, ensesindeki saçları uçları sivri sivri uzatıp, favorilerini yapıştıran, baskılı turuncu tişört altına beyaz dar jeans giyen, bileğine renkli plastik bileklikler takan, henüz sakalları çıkmayan, zayıf ve biçimsiz ve sigara içen biri. Gitmeyecekmiş okula. Büfede duracakmış. Kızın annesi de olur vermemiş tabi. 
İçim şişti.
Hikayenin eksik kısımlarını ben de bilmiyorum. Kız kaç yaşında (14'ten fazla olamaz bana kalırsa), bu büfe ne büfesi, Cüneyt n'apmaya çalışıyor...

Muhabbetlerine tamamen iyi niyetle ve gayet arsızca misafir olduğum bu insan grubuna çok üzüldüm ben. Az daha yetişkin olsalar çatır çatır alay ederim, ama bunlarla edemem.

Yürürken aklıma şu şarkı geldi, cuk olmasa da, çağrıştırdı işte; bu çifte hediye ediyorum: 




Mama I'm in love with a criminal and this type of love isn't rational, it's physical...

Tesadüflerime gündüz kuşağı programlarından Yeniden Başlayalım diye bir program da tuz biber oluyor an itibariyle. Biri 14 yaşındaki Aslı'yı kaçırmış... 

Ne kadar da zor insan olmak ya. Her zaman, her yaşta zor.
Çocukken ayrı dertler, ayrı tehlikeler, hem de karnabaharsız...
Ergenken apayrı tehlikeler, yine karnabaharsız...
Yaşlıyken başka tehlikeler, karnabaharlı ama artık sağlıksız ve savunmasız...
Bu kadar kalabalık ve çok sesli bir dünyaya ben nasıl karnabaharsız bir çocuk getirebilirim, buna nasıl cesaret edebilirim, hiç bilemedim.

karnabahar, akla zarar

Tatlııımm... Ah tatlıımm...
Siz insanlar, beni çok endişelendiriyorsunuz. 

Hepimizin kafasında hemen hemen aynı ölçülerde, karnabahara benzer bir şey var. Milyarlarca karnabaharı açıp baksanız, milyarcasının besin değeri, proteini, vitamini vs. aşağı yukarı aynı çıkacaktır. Nasıl oluyor da kafamızdaki milyarlarca karnabahardan milyarlarca farklı ses çıkıyor?
Tek başına bu ürpertici durum bile Allah'ın varlığına bir delil yahu. Sen kalk, baş et bakalım. Edemiyoruz işte.

Bugünlerde su doku sevdam depreşti yine, gidip en bol su dokulu gazeteyi aldım. Kalanına az önce bir göz gezdireyim dedim. Aman ne ağır gazeteymiş öyle o. Karnabaharım yandı sandım. 

Derken bir sahifesinde şu güzide köşeye rast geldim de içim rahatladı. Dün gece rüyamda fritöz gördüm, n'apacağımı şaşırmıştım. Neyse ki sorularıma bir cevap bulabileceğim artık.

Ayrıca benden daha zor durumda olan insanların olduğunu bilmek de beni müthiş rahatlattı.



Ya...

Muhterem, 'Rüyamda boncuk gördüm, yorumlar mısınız?' diyor, Memiş 'Hoca' da yorumluyor. Neyse ki rüyasında görmüş, yorumlaması kolay, ya öbür türlü olsaydı... Ya orada görseydi o boncuğu?! Skandal...


Ben de bazen kendime yüklenirim, hiçbir şeyi merak etmiyorsun, araştırmıyorsun, ot gibisin diye. Hakkım varmış. İnsan meraklarının, kafasına takılanların peşine düşmeli mutlak.

Günlük gazete okuma alışkanlığı ediniyorum derhal, hemen şimdi, sabah olsa da gidip yine alsam! 


23 Mayıs 2012 Çarşamba

ne alabiliyorum, ne verebiliyorum

Verilmesi gereken kararlar, boy boy, dizi dizi. Bitip tükenmeyecek gibi bazen. Ne içmek istediğime karar vermekten başlayıp, kiminle yaşayıp nerede yaşlanmak istediğime karar vermeye kadar gidiyor.

Başımıza gelen en acılı, en çaresiz ve lanet olsun ki en soyut kelime 'karar'. 

Kendiliğinden seyretmiyor işte hiçbir şey. Etmiyor. Aptal gibi bekliyorsun, bembeyaz bir zaman akıp geçiyor. Yön vermezsen öylece kayıp gidiyor ömründen. Ama yön veremiyorsun, çünkü karar veremiyorsun. Veremiyorum.
Her sabah güneş doğuyor, sonra akşam olunca batıyor. Hayata dair her şey akışında gidiyor; ama benim öz hayatıma mutlaka rötuş yapmak gerekiyor. Ellemeden olmuyor işte. Ama elleyemiyorum. 

Her gün günde birkaç defa içimden geçiyor da geçiyor cümleler, artılar ve eksiler... Tartamıyorum. Karar veremiyorum.

Kim böyle biriyle yaşamak ister ki. Bazen ben istemiyorum. 

Herkes yük geliyor hayatıma. Ve çıkardığımda ne kadar gereksizleşiyorum. Yalnızlaşıyorum. Basitleşiyorum. Buna rağmen ne ileri bir adım atabiliyorum; ne de gözden çıkarabiliyorum.

Her şey yük geliyor hayatıma. Yıllarca ne diye okuduğumu, ne için çalışacağımı, emekli olunca ne düşüneceğimi, tatmin duygusunun nereye kadar öznel olduğunu, benim için ne ifade edeceğini, nasıl bir eş olabileceğimi düşünüyorum. Her şey yük geliyor. Bunları çıkardığımda anlamsızlaşıyorum. Sığlaşıyorum. Soluklaşıyorum. 

Sonunda gece oluyor. En çok o zaman düşünüyor fakat yine de ne yazacağına bile karar veremiyor insan. Onca düşüncenin arasından öznesi olmasa bile nesneli, yüklemli düzgün bir cümle bile çıkamıyor işte. Film kopuk. Cümleler de.

17 Mayıs 2012 Perşembe

fotoroman II

Denebilir ki, aman iyi ki bir Atina'da Erasmus yaptı geldi, anlat anlat bitemedi, özle özle sonu gelmedi...


Özlemekten telef olacağım. Sanırım yakında bir sendroma adını verecek benim bu halim.

Başka hiç bir ülkede yaşamamın bende bunca iz bırakacağını zannetmiyorum. Her şeyden önce, orada yaşamaktı benimki, ziyaret değil. Elime geçen en olağanüstü fırsattı ve bahar aylarının değerlendirilebileceği en mükemmel seçeneklerden biriydi tartışmasız. Dahası, özgürdüm,  boştum, bomboş. Yüzlerce madde eklenebilir.

Az evvel bütün albümlerin üzerinden geçtim kısaca. Yine içim ezim ezim, bir hoş. Yeni bir fotoroman yapmaya karar verdim.



Aegina adasının altını üstüne getirdik. Bu aletle bir de kaza yaptık. Çöp tenekesine girdik. Evet bodoslama. Dümdüz giriverdik. İroniktir, yaşanan her şey gülmekten gebertiyordu bizi. 


Parthenon... Ve daha onlarca tapınak. Önceleri her taze Erasmuslu gibi her gördüğümüzü çekme eğilimindeydik; neyse ki toparladık zamanla.



Santorini.

Karalar tükendi.. Baharla birlikte adalara attık kendimizi.


Çok güzeldi kahretmeyesice...



Pek çok yel değirmeni, restoranlar, tavernalar, kiliseler, turistik mekanlar, plajlar içeriyor.

Sevgili adası diye biliniyor, ama biz saplar olarak gittik. Kısmetse ileride.

Zenginlerin gidip yengeç, ıstakoz, öcük böcük yiyip ekonomiye can verdikleri adalardan biri.

Ama asıl bu saydıklarımı Mikonos'ta yapıyormuş bu zat-ı muhteremler.

İşte millet romantik.




Her şey her zaman harika gitmiyordu tabi Atina'da.

Bugün dibe vurmuş hallerinin temelleri biz oradayken atılmaya başlamıştı. Her gün protestolar, grevler, boykotlar...

Her şeye rağmen, hiç bir şey gölgelemedi eğlencemizi, hayatımızı.




Paskalya tatili boyunca bir Transporter kiralayan 9 arkadaşın, Yunanistan'ın altını üstüne getirme hikayesini duyanlar, hatta dinlemekten fenalık geçirenler vardır herhalde aranızda. Olabilir. Bu beni yıldırmaz.

Bu multinational grubun içinde ben de vardım. Hemen hemen 24 saati hareketli bir 8 gün geçirdik ülke çapında.
Deliydim ben o zamanlar demek ki.
Neyse. Bu seyahatimiz sırasında pek çok kasaba, köy ve dahi mezraya gittik.
Selanik'e de.


Atamız'ın doğduğu ev bu. Bu da doğduğu yatağı:


Her şey korunmuş. şimdi büyükelçilik olarak kullanılıyor bu yapının bir kısmı.
Ben ve biricik Erasmus arkadaşım Özlem, ister istemez aniden gelişen bir misyon yüklendik. Diğer Avrupa'lı arkadaşlarımıza tüm bildiklerimizi kusmak, Atatürk'ü anlatmak, nedenleri açıklamak... Duygulanmıştım. Mutlu olmuştum.





Müze gezen, bundan zevk alan tek Erasmus öğrencisinin ikimiz olduğuna iddia edebilirim. Ulusal Arkeoloji Müzesi'nden bir kare. 
Hadi ama....Bence mutlaka bir anlamı var.




O zaman alın size gerçek bir eser: Antik Tiyatro. Herodus Atticus.






Paskalya gezmesi sırasında karavan kiralayıp konakladığımız bir yerdi Meteora. Kayalara oyulmuş pek çok manastır ve kiliseden oluşmakta. Ve bunlar hala işler durumda. Hayli etkileyiciydi.









Ve kodamanlar adası Mikonos'a hoş geldiniz!

Söylenenlere göre, genellikle Avrupalı bazı kodamanlar bir takım eşlerini dostlarını, Prada'lı, Louis Vuitton'lu metreslerini alıp bu adaya getirir keyif çatarlarmış. 

Bunlar bize kor mu? Komaz.
Ayağımızda şipidikler, sırtımızda çantalar, ağızlarda sakız, talan ettik adayı; serim serim güneşlendik.

Yukarıdaki fotoğraf da bizim fakir apartının duvarı işte.




Mikonos, yel değirmenleri


Paylaşamadığım binlerce fotoğrafın yüzlerce anısı hala aklımda. Umarım hiç gitmezler. 2012'de olmaz belki ama, bundan sonraki ilk esaslı tatilimin yine bu topraklara olmasını diliyorum.



Gezdik, gördük, yedik, içtik... Hem Erasmus'un hem öğrenciliğin, hem de Yunanistan'ın tüm gerekliliklerini layıkıyla yerine getirdik. Neticede kalbimiz Ege'de gözümüz arkada kala kala karşı kıyıya uçuverdik fakat  neyse ki içimizde kalan bir şey yoktu. İşte:


Bakın, tertemiz.



bloggerlara altın öğütler

Aslında içimde daha ne çok katmanlar var. İnsan düşündükçe anlıyor derinliğini; neleri zincirlediğini, neleri afişe ettiğini. 

Blogumda yazdıklarımın da içinde ne çekişmelerim, ne gizli özneler, ne tecahül-i arifler var aslında... 
Siz bakarken yazamıyorum. Biri bakarken yemek yiyememek, soyunamamak gibi yani.

Önceden de günlük tutardım, başlıca nedeni yıllar sonra her şeyi benim için vurucu olabilmiş ve sivrilebilmiş, mahrem detaylarıyla hatırlayabilmek. Ama burada yeterince şeffaf değilim, olamıyorum. Çünkü günlüğümü okutuyorum.
Bu amaç doğrultusunda blog yazmak çok da iyi bir fikir değil galiba. Ya da bu blog, halt yemelerim, komik anlarım yahut iz bırakmış anılarımdan ibaret olacak daima. Hep beraber gülüp eğleneceğiz burada ki ben bundan ziyadesiyle memnunum.

Evet, en yalın halimde kalamıyorum burada çünkü siz bakıyorsunuz; bakmanızı ben istiyorum ve evet, bunu  istiyorum.

Ben zaten blogun ana fikri olan internette günlük tutma şeysine baştan gıcıktım. Günlük dediğin okunmaz, reklamı olmaz. Blogta ürün tanıtılmaz, satış yapılmaz, herhangi bir yer gibi iç kusup terk-i diyar edilmez. Arada bir seni ciddiye alıp kelimelerini paylaşan adamlara nanik yapılmaz. (Ev sahibesi kimliğim atağa kalktı, misafir ağırlamaya çevirdim olayı ayak üstü; ama hani şimdi ben bir aydır kadınlarla yaşıyorum ya, oluyor böyle taşkınlıklar, normalleşecek tabi.)

Kısacası özünde, günlük senin yansımandır, sadece sana görünmelidir. Zaten onu burada paylaşıma açtıysan, mutlaka aradan bazı sayfaları yırtıp almışsındır. Sadece sende kalması gerekenleri...
Ben de, arta kalanları paylaşmaktan, -tivit mantığından çok farklı olarak- bu anları tarihime geçirmekten çok memnunum. 
Zira insan insana benzer; insan halleri de öyle elbette. Kendimden biliyorum; siz bazen benim hallerimde kendinizi görürsünüz, sizinle hiç tanışmayacak bile olsak bir bağımız olur o zaman.

Dünyanın bir yerinde, hiç tanışmadığın bir mektup arkadaşına kendini açıp, duygularından bile bahsedebilir insan. 

Bazen seni en iyi, hiç tanımayan biri anlar.

Bazen kendine bile sesli söyleyemediğin bir şeyi, hiç görmeyecek olmanın rahatlığıyla bir "tamamen yabancı"ya anlatırsın.

Duygular her bedende benzer reaksiyonlar yaratır neticede. 

Ve neticede, hiçbir fayda beklentisi barındırmayan bu arkadaşlık hürmet edilesi bir bağdır.
Bazen beni dinlediğiniz için teşekkürler.

Bu noktada, etrafımı aniden saran kadınlı hayatımdan kaynaklandığını düşündüğüm, olsa enteresan olurdu ya dediğim bir fikrimi de açmak isterim:

Bloggerlar gün yapsın efendim. Her ay bir bloggerın bloguna gidilsin, bir tema üzerine sohbetler edilsin, ikramlar yapılsın...
Bu süpersonik teklifim de vatana millete heyirli olsun. Acayip kreatif bişey oldum çıktım. (!) Farkındayım. En azından.


10 Mayıs 2012 Perşembe

roka ve diğerleri

Perşembe günleri pazara gidilmeden döngü tamamlanmaz. Bu bir kuraldır. Yazılmaz ama bilinir. Nesilden nesile aktarılır.

Çocukluktan çıkıp biraz da beynimi kullanmaya karar verdiğim dönemlerde, artık babamla leylek leylek, tırmanıcılık, atçılık gibi oyunları oynayamayacağımı da anladım. Bana kalsa daha oynardım, fakat göze hoş gelmiyordu. Bir babayla yetişme çağındaki bir kız ne yapabilir diye ciddi ciddi düşündüm. Babamın ilgisini kaybediyordum göz göre göre, beraber geçirdiğimiz zaman azalıyordu. 

Babamla balığa gitmeye karar verdim. 
Bok gibiydi.

Bütün gün gölün kenarında oturdum. Babam balık tutarken hiç konuşmuyor, fazla kıpırdamıyor bile. Suyu izleyip ruhunu dinlendiriyormuş. Yani hevesin pişmanlığa dönmesi yalnızca dakikalar sürdü.

Amerikan filmelerindeki babayla kız gidince, babası kıza, hayatının belli dönemlerinde çeşitli flashbacklerle hatırlayıp gözlerinin dolu dolu olacağı öğütler verirdi. Dinle tatlım, kalbini kimsenin kırmasına izin vermemelisin. Annen ve ben, sen olmadan önce.... bik bik bik.
Bi bok olmadı.
Kevser bagajdan suyu çıkar kızım dedi bana. 
Vaş!

Zaman içinde babamla yapmaktan ciddi manada zevk duyduğum aktivite kendiliğinden gelişti: Perşembe pazarına gitmek.

Üniversite yıllarımda epeyce sekteye uğrayan bu birliktelik hayatıma geri kazandırılan güzelliklerden biri.

Kıçını koklayarak kavun seçtik babamla, önce bütün sergilerde dolaşıp bütün fiyatları aklımızda tuttuk, en makul olanı istişare ettik, tanıdıklarla selamlaştık. Pazar ola! diyen insanlara rastladık. Onlardan hala var.

Yabana atma bunu sayın okur. İstesem çatır çatır vecizeler de paylaşırım köylünün, emeğin önemi; sebze meyve yeşillik tüketmenin gerekliliği hakkında. Yapmıyorum. Öznel gözlem paylaşıyorum. 

Babasını ele geçiren pazara gitsin, valla eğlenceli. Strongly advised.

Not: Lisede İngilizce dersi için yazdığım bir kompozisyonumda "şiddetle önerilir" yazmak istediğim bir yere "violently advised" yazmıştım. Ne zaman hatırlasam hala utanır, bi tuhaf olurum.




6 Mayıs 2012 Pazar

kevsel aktiviteler

Kendim diye söylemiyorum, beni alan yaşayabilir! Yani. Belki.

Liseye başladığım yıllarda annem "Sopa gibi yetişme!" başlığı altında pek çok alanda eğitimlere tabi tutuyordu beni. Günden güne yeni bir alanda "elim kırılıyordu". Eli kırılmak, alışmak manasında, bizim evde çok kullanılan annemsel bir deyiştir. Cam silme, iyi pilav yapma, Türk kahvesi pişirme vb. 

Nirvanaya ermiş bir kahvenin ölçütü de "nallı pire yürür" lafıdır. Hani öyle bir köpük tutturmuşum ki üstünde pire nalla bile yürür. Hey gidim hey.

İyiydim o zamanlar ya. Baya baya, bildiğin becerikliydim. Hani bir an evvel okulu bitirip gelsem, Hakkı Beylerin oğluna, Sacide Teyzenin eltisinin torununa filan düşünülebilecek potansiyelim vardı. Kimseler içimde bir yeşil parkalı olduğunu bilmiyordu o vakitler tabi.

Üniversite yıllarında ise senede bir vaki olan gaza gelmeler dışında hazır çorba-makarna-yumurta üçlemesine sarıldık. Nasıl paslanmışız. Nasıl küflenmişiz.

İlk günler kahveye bok atayım dedim, anne kahve bayat mı ne, çok karıştırmaya gelmiyor mu ne, sıcak su mu koysaydık ne... Arkamdan annem nallı pirelik fincanlarla geldiğinde kırıp dizimi oturdum aşağı neticede.

Derken derken sen bir açıl, bir açıl. Tazı gibi koşturmaya başladım mutfakta. Bunu hem kendime kanıtlamak, hem de hayatımda fark ettiğim büyük bir ironiden bahsetmek maksatlı fotoğrafladım:

                                 

Bir halt beceremedikçe sinir bastı, kan şekerim mi düştü nedir, önce tatlılardan girdim. Çilekli turtadır kendisi. Kimseninkiyle yarıştırmayın, çok rica ederim.

Tattık baktık, insan içine çıkar notunu verdikten sonra level atladık. Bugünkü eserim zeytinyağlı sarma:



Yedik. Yenebiliyor.

Şimdi gelelim konuya. 
Ben bugün sarma sararken annem ve babam düğüne gitmek içün hazırlanıyorlardı; koşturmalar, ütüler, traşlar, kokular... Onur, İzmir Swiss'te havuz keyfi yapıyor, kokteylini yudumluyordu. Kerem Beşiktaş'ta saz arkadaşlarıyla brunch yapıyordu. Ve tüm bunlar olurken ben, muşamba örtülü masamıza oturmuş sarma sarıyordum...

Allah'ım ben n'apıyordum? İki hafta önce metropollerde fink atan serkeş ruh ben değil miydim? İçimdeki kadını durduramıyordum. Yeteneklerime mani olamıyordum. Of.

Arada bir böyle ani anaçlık patlamaları yaşıyorum. Uzun zaman cinsiyetimin doğasını doya doya yaşayacak imkanlarım olmadı sanırım. Ama dizginliyorum bunu. Akşama doğru buldum zaten yine kendimi. Kuzenle bisiklete bindik, dondurmacıya gittik, terledik, yine aynı şebektim işte.


3 Mayıs 2012 Perşembe

beynimi renklilerle yıkıyorum

Vallahi bir kadın için en güzel meslek. Gittiğin geldiğin saat belli, aldığın para belli. Ay çocuğumdu ay kocamdı diye sersefil de olmuyorsun. Üç ayı tatil. Mis. Hem saygın bir meslek sonra. Yiyeceğin bir lokma ekmek, o kadar canını üzmeyeceksin şu hayatta. Hem bir düzeni oluyor insanın. Bir bayan için ideal.

Cümlelerin yerlerini, yahut cümle içindeki ögelerin yerlerini değiştirerek de okusanız, hepinizin beyninde neden bahsettiğimi şıppadanak tanımlayacak program mevcut. 

Velhasılı kelam ben öğretmen oldum.

Adapazarı'na geldiğimden beri inceden bir iş bakınma durumu vardı. Derken ciddiye biner gibi oldu. Gidiver geliver derken dün sözleşmeyi önümde buldum. İmzaladığımda öğretmen olmuştum. Çıktığımda hayatımı her gün lime lime eden, içimi bir sıkan bir bırakan tüm ihtimalleri cayır cayır yaktım. 
Üzülmedim değil. Ama neye üzüldüğümü tam kestiremedim. Sevindim de bir yandan. Ama neye sevindiğimden de çok emin değilim henüz. Büyük olasılıkla, beynimdeki o otomatik program devreye girdi ve bana yazının giriş paragrafını okudu, benim de içim rahatladı, he iyi lan o zaman dedim.

Aslında İstanbul'da ya da başka bir sektörde diretmek konusunda çok erken pes etmiş değilim. Çünkü geçtiğimiz aylarda yaşadığım möthiş iş deneyimi, boyumun ölçüsünü yazıp elime verdiği gibi, neyi gerçekten isteyip neyi istemediğimi de gösterdi bana. Varmış demek ki o giriş paragrafında tarif olunan kadına meylim; İstanbul'da canhıraş, tepe taklak yaşam savaşı verirken ister istemez meyletmişim demek ki. 
İçimi yokladım. O savaşa dönesim yoktu. O halde gıdım sarkana, yüzüm kırışıp menopoza girene kadar kariyer yapma arzum da yoktu. Daha fazla zorlamadım kendimi. 

Şimdi İstanbul'a gezmeye gideceğimi bilmek güzel. Artık boğazının, sahilinin benim için de cezbeden bir yanı olacak. Onu uzaktan sevmek en güzeli olacak.

Her gün, büyük denizlerde yüzüp kariyer yapma fikriyle, senelerce uzak olduğum eve dönme ihtimalim arasında gidip geldim. İnsan uzun yıllar yırtına yırtına okuduklarının ederinin çok daha fazla olacağına inanıyor, elinin uzanabileceği mesafedeki fırsatları basit görüyor; bu yüzden uzaklarda kalıyor gözü. Gözüm. 
Komşunun tavuğu komşuya kaz görünürmüş ne de olsa.

Günlük ikilemler sırasında ne zaman büyük denizden kaçsam, aklıma öğretmenlik ihtimali geldi. Öğretmenliği düşününce hep o paragraftan alıntılarla bir potpuri yaptım kafamda. Ama tatili çok, ama mesai az, ama rahat, ama düzenli... Eni konu bildiğin güzel görünüyordu işte.

İşler yolunda gitmedikçe beynimi bu düşüncelere daha çok daldırıp çıkardım. Aramızdaki mesafe daraldı neticede. Ve dün aldım o etiketi, boynuma astım. Dileğim, hakkıyla ve gururla taşımak. Üzgünüm ama iyi yapacağıma hiç şüphem yok. Tek sıkıntı, gözüm arkada kalacak mı? Gün gelecek, yine aklım şık şıkırdım ofislere, boş zamanlarında ego tatmin ettiren amirlere ve tüm o höt zöt ortama gidecek mi? 

Eylül'e kadar kafam rahat. Yılardır birikmiş yatma, uzun oturma ve dinlenme hakkımı bu dönemde dibine kadar kullanacağım. Bilin diye söylüyorum, yaz bana güzel.