Follow by Email

31 Mart 2012 Cumartesi

tatlı şeyler atölyesi

Alyuvarlar, akyuvarlar, hormonlar ve hormonlar, ve dahi hormonlar...
Bilen bilir, fazla söze gerek yok.


Tatlı Şeyler Atölyesi bu işi çözmüş, konunun feriştahı olmuş.
Muffin, kek, brownie, kurabiye ve daha nicelerini bu ambalajların içinde belli noktalarda satıyorlar. En azından İstanbul'da benim görebildiğim kadarıyla Migroslarda ve Zincirlikuyu metrobüs durağındaki büfede satıyorlar.
Çok lezzetli, aşırı lezzetli. Benim favorim; mideme doğru yola çıktığından bu mutlu karede yer alamayan brownie! 
Gördüğünüz yerde yapışınız, ısrarla isteyiniz.

Hediye mediye göndermek, sevdiceklerine bir takım şıklıklar jestler yapmak isteyenler olursa, yardımcı da oluyorlar.

Bu da web siteleri:


Ağzım dolu, daha konuşmayayım. İyi yatışlar.

24 Mart 2012 Cumartesi

cumartesi dürbünü

Şehir bütün gün çığlık çığlığaydı. Kornalar, martılar, bağırarak konuşan kadınlar, küfreden şoförler ve ağlayan çocuklardan bir demet İstanbul cumartesisi.

Öğle saatinde güneşle beraber attım kendimi sokaklara. Böyle bir turistik coşku var üzerimde. Karış karış gezeceğim, fotoğraf çekeceğim, insan manzaraları filan... Tramvayı hesaba katmamıştım. Yani orayı atarsak hakikaten cool turist resmini gerçekleştirdim denebilir. 

Hacimce doldurduk tramvayı. Oksijensizlikten başkalaşım geçirenler oldu içeride. Işığı gören herkesin kendini yollara vuracağını hesaplayamadım tabi ben. Burkalı kadınlar bindi bir durakta, yaşlı amcalar, problemli çocuklar falan. Sefiller canlı canlı oynanıyor. Bu esnada müzik bari dinleyeyim dedim. Bu acınası tabloda mp3 çalarımdan kulaklarıma dolan melodiyle suratımı bir absürtlük rüzgarı yalıyor. Vivaldi'nin Autumn'u çalıyor. Bu keşmekeşin içinde şaftın kaymış ama sen salon kadını çizginden aman kayma. Senelerdir elime almadığım aletin ettiği oyuna bak sen. Tüm avamlığımı ve müşkülatımı çarpıverdi suratıma kırmızı halılı dev salonlardan bir Vivaldi. Usulca çekiverdim kulaklıkları aşağı, sallandırdım tişörtün yakasından içeri. Müzik ziyafeti boğazıma dizildi nitekim.
Çemberlitaş'ta dar attım kendimi aşağı. 

Bir hava bu kadar mı güzel olur. Sultanahmet'e yürüdüm. Çok az Türk vardı sanırım bugün. Benim içimdeki cool turist iyice gazı aldı haliyle. Uçuyorum. Sanki tatile gelen, ısrarcı restoran esnafıyla şakalaşan sarışın turist benim. İnsana karışmıyordum nicedir, söylemiştim. Aktım gittim bugün. Eminönü'ne indiğimde insana karışmanın dibini buldum artık. Balık+turşu da yapamadık tabi o hengamede. 
Deniz bugün pırıl pırıldı. Galata'da olta koyacak yer yoktu ve balık nasıl bolsa artık, bazı balıkçılar dev leğenler getirmişler. Köprünün altındaki balık restoranlarında çok şapşal adamlar çalışıyorlar. Önümde giden Alman turistler sululuklarından iğrendiler. 
Tırıs tırıs Karaköy'e geçtim. Oradan Kabataş'a.

Bugünün, Kabataş'a kadar olan notlarından çıkarılan en tatlı tespit bu amcanın tespikidir, yerim ben onu ya:


Sekiz aylık İstanbul yaşamımda bir ilki denedim; fünikülere bindim! Ben daha fantastik bir şey hayal etmiştim, bir numara yok. İnerken kaba kaba Yunanca konuşan kızları fark ettim, dayanamadım, yürüyen merdivenleri fırsat bildim, laf attım. Normalde hiç sevmem bir yabancının diyaloğuna bodoslama müdahil olanları. Her zaman olduğu gibi yine bağıra bağıra konuşuyorlar ve daima sevecen ve neşeliler. 

Taksim'e çıktığımda yeni bir insan dalgası üstüme üstüme gelmeye başladı. Yılmayacaktım. Herkes gibi benim de hakkımdı, itiş kakış da olsa ben de İstanbul havası alacaktım. Gezdim durdum İstiklal'i karış karış; kitapçıları, kafeleri... Çikolata vitrinlerine karşı koyamadım. Yeni kitaplar aldım. Sevim Burak/Yanık Saraylar ve Münir Göle/Yansılar Kitabı. 
Kitabevlerine girmeyi çok seviyorum; ama bugün bir şey fark ettim. Başka mağazalarda, örneğin ayakkabı bakarken, dvd seçerken, elbise alırken kimseye rehavet çökmüyor. Millet pire gibi, birbirinin elinden kapan kapana, işini görüyor. Ama kitapçılarda dolaşan insanların, bir kere belli bir yürüyüş tempoları var. Ortamın havasından mı, görenek mi bilmiyorum, sanki bir metronom var; hemen herkes aynı tempoyla dolanmaya başlıyor rafların arasında. Sonra, içeride beş dakikadan fazla kalanlarda esneme peyda oluyor. Evet. Esniyoruz. Sanki sıkılıyormuş gibi. Kitaplar bizi afyonluyor mu nedir. Hele bu akşam kafamı kaldırdığımda iki kişi farklı raflarda aynı anda bir esneme tutturmuşlar ki oh. Kadın Lotus yemiş gibiydi hatta, bırak oraya sızsın.
Belki de hepimizi "bu güzel havalar mahvetti." 

Bu arada, İstiklal'in girişinde -nasıl becerdim bilmiyorum- yüzlerce insan içinden bir adam dikkatimi çekti; kemikli ve kanca burnu, herkesin tam aksine telaşsız halinden olsa gerek aslında. Başta, bir sokağın girişinde dikiliyordu; geçtim gittim. İki dakika sonra başka bir mağazanın önünde gene aynı biçimde dikiliyor, etrafı süzüyor sadece. Ne ara geldin oraya be adam. O mıymıntı, gamsız bedenle. Hayal dünyamı dürttü bu resim. Neler zırvaladım anlatmayacağım tabi de iyi adam mı, kötü adam mı, yoldan geçen adam mı merak ettim.

Kitapçıdan çıktığımda her yer daha da kalabalıktı. Kafelerde akşamki maçın hazırlıkları başlamıştı.
Çok yoruldum, tabanlarım şişti, ayaklarım toynağa döndü ve nihayet oturmaya karar verdim. Ne gezer! Kıçımı koyacak bir sandalye aranırken baktım meydana varmışım. Eve gitmeye karar verdim. Otobüste uyukladım. 
Şişhane'den geçerken kıpkırmızı bir ateş topuydu güneş; mükemmeldi. Fakat şişmiş ayaklarım ve ağrıyan sırtım manzaranın uyandırdığı romantik hislerle hayli tezat oluşturuyordu. Neyse ki manzara dahil her şeyden tiksinmem fazla uzun sürmedi. Ensemde geğiren biri beni manzaranın büyüsünden ve hayattan o saniyede kopardı.

Döndüm geldim evime. Ayaklarım suda, kahvem yanımda, çikolatam damağımda, gevşek gevşek sırıtarak günlük yazıyorum.




23 Mart 2012 Cuma

devrin arabaları

Devrim Arabaları'nı seyrettiniz mi?

Ne güzel sahnedir: Araba nihayet tamamlanır, gurur-endişe el ele, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel oturur, marşa basılır, hareket eder, gidiyordur işte, "biz" yapmışızdır! Derken duruverir araba. Bir hüsran, bir yıkıntı. Gürsel "Garp aklıyla araba yaptık, şark aklıyla benzin koymayı unuttuk." der. 


http://www.youtube.com/watch?v=t3H_b-WZgZ0

Bu bence alt tarafı dikkatsizlik, belki de heyecan (boru değil, o zamanın teknolojisinden elimize ne geçebildiyse becerip otomobil üretmişsin) nasıl bir milli utanca ve yılgınlığa sebep olduysa, bir daha kimsenin arabadan laf açası gelmez, nerede kalmış üretim kararı almak... Bu tarihi sözle o anda perçinlenmiş olan ön yargı, tüm ulusun adamsendeciliğiymişcesine lanse edilir, ortam bizden anca bu olur, peh havasına büründürülür ve koca bir ulusun kaderine elle müdahale edilir. Bir devir-im böylece tıkanıp kalmış olur. 23 mühendisin alın teri, koymayı unuttukları bir depo benzinin içine karışıp gider.
Yıllar sonra orta birinci sınıfta ben, Türkçe dersinde okumaya mecbur bırakıldığım Henry Ford'un biyografisini okuyup çok etkilenirim. Vay, adam çağ açmış. Yirmili yaşlarımın başında Devrim Arabaları'ndan haberdar olduğumda daha çok etkilenirim. Bu kez farklı sebepten.

Ve yıllar sonra, az önce okuduğum bir haberle, aynı zihniyetin hüküm sürmekte ve ilerleyişimizi -eğer böyle bir şey sahiden varsa- baltalamaya devam etmekte olduğunu gördüm.
Hacettepe Üniversitesi'nde çift kol ve bacak nakli yapılan ancak pek çok talihsizlikle hayatını kaybeden Şevket Çavdar vakasının ardından, bugün üniversitenin Kompozit Doku Nakli Ruhsatı iptal edilmiş. "Aman siz ellemeyin" demişler resmen. 

Çavdar'ın ölüm haberinden sonra "işte takmasalardı o kolları bacakları adam ölmeyecekti" gibisinden sığ ve çaresiz savlar duyduk. Sahi mi? Takmasalar mıydı harbiden? Kimse bir şey başarmaya kalkmasa mıydı? Dünyada pek az rastlanan girişimlerin riskleri hesaplansa ama asla riske girilmese miydi? Her şey sadece Allah'a mı havale edilseydi? "Allah isteseydi zaten bu adama da kol bacak verirdi" mi denilseydi?

Duygusal yaklaşılması gereken şeye öküzce, hatta bazen acıtacak kadar yüzeysel; metin olunup mantıklı düşünülmesi gereken şeye duygusal yaklaşıyoruz. 
Doktorlar eleştirilebilirdi; hatta yapılan işlem, rahmetli Çavdar'a yapılan tüm uygulamalar... Ve hatta gerekliyse bu süreç yargılanabilirdi de. Ama ruhsatın iptal edilmesi... Bana safi sığlık, biraz da cahillik gibi geldi.

Bu karara içerledim, üzüldüm. Anlatmak istedim. 
Şu halde, başarılı olanı yüceltmek, yere göğe sığdıramamak; başarısız olanıysa itin götüne sokup çıkarmak gibi hastalıklı bir karakteristiğimiz var bizim.

Her devirde bir parıltı çıkıyor demek ki, herhangi bir alanda. Sonra aynı devir içinde mutlaka bir parıltı ziyan ediliyor. O devrin arabası/zayiatı o olmuş; belki bu devrin arabası/zayiatı da nakillerin kısıtlanmasıdır.



önce ben sordum

Hatalarımdan ders almak daha olası, hatalar ne de olsa vurucu, dönüm noktası olabilmeleri açısından belirleyici anlar. Fakat yaşadığım her hangi bir şeyden ders alıyor muyum? Ders almak kolay bir şey mi? Kendiliğinden olur mu? Hımmm, bak bununla/burada/bu yüzden mutlu olmamıştım, o zaman bir daha yapmayayım evet diye şuurlu bir kararla mı alınır ders? İnsan şu anda ders alıyor olduğunu fark eder mi? Bir sonraki adımı için verdiği karar aldığı dersin sonucunda çıkan ana düşünce midir? 


Bu sorulara verecek cevabı olan var mıdır? Evet vardır. Ama verirseniz burası ekşi sözlüğe döner. Herkes cevaplar ama hiçbiri aynı doğrultuyu işaret etmez. Bütün bunlar yaşadıklarınız yüzünden işte. Uslanmaz bir karakteri olanlarınız varsa cevapları insanoğlu ders almıyor, akıllanmıyor azizim gibi bir şey olacak, daha uysal kişilikler durup düşünmek, ölçülü olmak lazım tadında bir takım laflar edecek olabilir. 


Geriye bakmiceksın şu hayatta vs. İnsan hatalarıyla olgunlaşır, her birinden bir şeyler öğrenir... 
Alternatif çok. Amma da işkembeden atıyorsunuz, atıyoruz. Hepimiz zamanın birinde, önceki nesillerin fikirlerini yeni kelimelerle kopya eden kitapların tekinde bunlara benzer satırlar okumuşuzdur zaten. Oradan sallayıp duruyorsunuz.


İşte bazen, sadece bazen, bu çok seslilik çok canımı sıkıyor. Herkesin milyonlarca öz fikre sahip olması düşüncesine gıcık oluyorum. Yoruyorsunuz beni. Ali'ye sorsam A diyecek, Burcu'ya sorsam B diyecek. Ben sabit-şaşmaz-değişmez-ortak bir pencere/bakış açısı istiyorum -bazen- Bir soruya tek bir cevap...


Aynı yolu, geçende hava çok sıcaktı ondan bunaldık, bu sefer farklı olur mantığıyla yeni baştan yürümeli mi insan, başka sokaklar mı aramalı? Ama o sokaklar henüz yürünmemiş sokaklar, haybeden macera olmaz mı bu? Önümüze ne çıkar bilebilir miyiz ki?
?
Öf. Çok sinirsiniz.

21 Mart 2012 Çarşamba

bağar geliyor

Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum? Valla n'olduğumu da pek anlamadım. Günlerdir şu sayfayı açtım açtım kapadım. Boş gözlerle baktım. Bir şeyler diyesim geldi de, ne sesler sözcük olup dilime düşebildi, ne düşünceler zihnimden parmaklarıma akabildi. Evet, böyle de edebi tarif ederim. Birikmiş miyim ne.

Zorlamadım ben de. Olgunlaşmaya bıraktım söylemek istediklerimi. Belki hiç demem, içimde tutar turşusunu kurarım, bakacağız.


Tıpkı bu iki saftirik gibiyim, kah ebleh ebleh bakıyorum, kah yııaağğğğ! diye esneyip kaburgalarımı çatırdatıyorum. Aman ne güzel.

Bugün bahar geliyor, ekinoks filan, ne vakittir nereye düştüğünü bir türlü anlayamadığım cemrecan nihayet düştüğü yerden kalkabildi anlaşılan. Bol güneşli, parlak günler görmeye başladık. Pazar günü de yelkovana şöyle bir tur attırdım mı, gelsin yaz.
Hiç de meraklı değilim bu arada yaza. Dün bile iki dakika dışarıda yürümem gerekti, kan ter bunalım fenalık afakan... 
Şimdilik müsaade sevgili blog. 
Ölmedim burdayım demeye gelmiştim.

14 Mart 2012 Çarşamba

tarz bende, zitil bende

Bir zamanlarımın pek tatlı ev arkadaşı Zekiye hanım kızımızın "Bugün Ne Giyek?" adlı yarışma programına katılacağını öğrendiğimden beri nedense bir haller geldi bana. 

Önce geri saralım: 
Z, örneğin basur olduğunuzu anladığınızda ilk haber verdiğiniz, selülit ve çatlaklarınızı milimetrik şaşmalarla bilebilen, yanında gaz çıkarma esprileri yapılabilen, hayatınızda kendinizden başka kimseyle paylaşamayacağınızı bildiğiniz "en utanılası anlar"ınızı konuştuğunuz, kısacası o türlü arkadaşlardandır. He artık alnımın çatında çıkan sivilceden bile haberi yok, o ayrı. Felek savurdu bizi. Neyse.

Z'yle yıllar, mevsimler tükettik. Oysa ne tipimiz benzer, ne tarzımız, ne tavrımız...
Gel gelelim, daima çok iyi anlaştık. Belki de hep uzlaştık. Konu gardıroplara gelinceye kadar...

Cinsiyetinin verdiği tabii cilvenin yanı sıra, hariçten allanıp pullanmaya, süslenip boyanmaya pek bayılır Z. 
Ben dedim, etme gençsin dedim, erken kocayacaksın dedim. El alem için bu kadar önemseme tipini dedim. Senelerce söyledim, ifadesi kayana kadar boyanmamasını mesela. Benim bu işlerden anlayan en son kişi olduğumu ekleyecek olursak, zaten beni hiç dinlemedi. Benim  moda&stil hakkındaki "kriterlerimi" de sallayacak olursak, Z günümüz şartlarında ne giyse yakıştırır, takıştırır, sürüştürür tiplerden. 

Kendisi için yapıyormuş, kimse için değil, hep de bu tezle geldi. Ne bileyim, ben kendim için en çok banyo yaparım herhalde. Öz saygı meselesi mi bu, emin değilim. Kim bilir.

Beraber olduğumuz ortamlarda ben genellikle masamızı kesen adamlara haşin bakışlar atan, masadakilere kıkırdamayın, gülmeyin, höt zöt yapan içi geçmiş gudubet oldum. (abartıyorum evet, ben de az kerata değildim, gençlik vardı tabi serde)

Z beni adam edemedi. Senelerce bana öğretebildiği tek şey başarılı rimel sürmek ve kalem çekmektir. Hocamdır. Ancak ne şıkır şıkır elbiseler giydim, ne topuklular, ne de allıklar pudralar...Odun, odun... 
Ama Z'nin azmini; tarzım olmasa da onun içindeki başarılı ve ölçülü kokoşu hep takdir ettim. Yiğidi öldür hakkını yeme. Kadın dediğin öyle olur neticede.
Tabi ev hallerinden bahsederek, yukarıdaki cümlelerde çizdiğim bu tabloyu yerle yeksan edecek değilim. Onlar bana kalsın. Siz vitrine bakın.

Velhasıl, kendisini (hayal etmekten şimdiden korktuğum kostümünü) nihayet podyuma taşıyor, söyleseler inanmazdım. Açıkçası sevindim de. 

Anı #1 : Evin sokağındaki Burger King'ten akşam 10'da yemek almaya çıktığımzda, o pudra ve allık sürerdi. Ben çoraplarımın içindeki eşofman paçalarını dışarı çıkarırdım.

Anı #2 : Bir akşam salya sümük grip halde yatarken, bir arkadaş bana sürpriz yaparak aniden eve geldi. Ben değil insana karışmak, kalkıp çişimi yapacak kadar bile takatli değildim. Burnumu silip tipimi toplarken ben, o, kapı çaladursun, elinde fırçayla "yüzümü renklendirmeye" koştu.

Bu kız o yarışmayı kazanmalı. (Öyle kazanmalı bir yarışma mı bilmiyorum gerçi) Başarılar.
Diyeceğim o ki, herkesin etrafında -bence çok az sayıda- böyle arkadaşlar bulunmalı. Gözümüz gönlümüz açılırdı sayesinde ayol. 
Oraya ben katılsam olacağım en fazla şu olurdu:

Oh, sexy lady

Ama onun daha iyi bir şey yapacağından eminim. Senelerdir kendine ve görünüşüne gösterdiği özenin en yakın tanıklarından biri olarak, onun adına heyecan duyuyorum.
Ha unutmadan, kendisi bir hemşire. Hasta olasınız geldi dimi, çakallar sizi.

13 Mart 2012 Salı

dengeye özlem

Ben tiyatrocu olmak istemiştim, olacaktım da olamadım filan arada feryat figan ediyorum ya ben, aslında gözlerim kör benim, ben her gün çok baba bir oyunun baş rolünü oynuyorum. Devamlı, durmaksızın, değişmeksizin, ancak her gün kendimi aşarak...
Çok söylemek isteyip de, rolüme gitmiyor diye içimde tuttuklarım, birikenler, sıkışanlar, sızanlar, taşanlar...
Ben burada müthiş bir tiyatronun içindeyim.
Bir gün normal bir gün ıstıraplı, hatta sabah normal öğleden sonra ıstıraplı günler geçirmekten fena halde bezdim. O kadar ki, anlatmaya girişmem bile.

Bazen blog istatistiklerime bakıyorum. En "iyi" yazılarım, tamamen hissederek yazdığım yazılar olmuş, sadece anlatmak için yazdıklarım değil. Bu iyi yazılardan biri olmayacak. şu anda sadece hareket edebilmek için, en azından parmaklarımla, yazmam lazım. Bir şeyler gevelemem gerek. Neler olduğunu çok iyi hissediyorum aslında yine, ama hissettiklerimi yazamam. Oyunun bir parçası değiller. Oyunu bozabilirler.
Beynim dondu, vücudum da uyuşuk. Hissettiklerimi cümleleştirecek kadar iyi düşünemiyorum. İyi değilim kısaca.
Sevgili salak günlük diye başlayabileceğim bir günlük tutsaydım keşke blogdan başka.
Buraya olumsuzluklar yazmak, bunları biriktirmek istemiyorum.
Çöplük günlük edinmeliydim, en başından, daha bu oyunun başladığı gün... Zehir akıtmalık...

Bugün hiçbir şey romantik olmamalı, hiçbir şey duygusal olmalı. 
İşimizi yapıp evlerimize dağılmamız gerekiyor.
Aksilik ya, mektup alıyorum bugün. Tam o anda, tam ben delirmek isterken, camı çerçeveyi indirip cinnet geçirmek ve cinnet geçirdiğim için yaptıklarımdan mesul olmamayı delirmişcesine isterken.
Mektup alıyorum.
Mektup, zaten kendi başına bu kelime bile yeterince duygusal. Bu anda ziyan edilmemeli bu mektup, şimdi gelmemeli.
Almamalıyım.
Hadi aldım, açmamalıyım.
Almaktan kendimi alıkoyamıyorum.
Okumama engel olamıyorum.
Her şeye cevap gibi.
Bırak der gibi, git der gibi, saklan der gibi, korun der gibi, ve gül.
Artık gül der gibi.


11 Mart 2012 Pazar

yağmurun elleri

Çok kısa bir aranın ardından yeniden merhaba. Şimdi başka biri konuşuyormuş gibi gelebilir. Ama bir şey oldu, güzel bir şey, aniden.
Yağmur yağdı. Birdenbire, savura savrula.




Pıtır pıtır sesini dinlerken, içimde bir şey ayağa kalktığı gibi Yunanistan'a gidiverdi. Nasıl oldu anlamadım. Atina'nın kokusunu aldım, rüzgarı hissettim, duyduğum sesleri yeniden duymuş gibi oldum. 
Fotoğraflara gömüldüm.
Görmek yetmedi, günlüğümü okudum. Günlerim, saatlerim, en güzel "gençlik anılarım".


Mayıs'ta demişim ki:
Erasmus bitmek üzere, 11 Haziran'da son sınav var. Shelley'den ara sınav olduk, korktuğum kadar değildi. Yunanca kursu da bitti. Bugün yine grev var, evdeyiz. Santorini harikaydı. Mavi-beyaz fonda görmeye alışık olduğumuz o yunan adalarına sonunda tanık olduk. Kim derdi ki, ya da dese inanır mıydım ki Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler'deki ada gibi bir adaya geleceğime, gelip de o kitabı anacağıma, karakterleri birebir görebileceğime. Şanslıyım...


Özgürlük. Hadsiz, hesapsız, tanınmazlık, maalesef bu sefer gözlerimde görünememiş mutluluk.




Bu an, bu ana dönüş, bütün günü düzeltebilir.
Güneş kollarımda ve alnımda parıldar, ensemden içeri ılık ılık akar rüzgar, bana sormaz.


Yaz gelmeden önce tadını çıkarmak gerekir. Mevsimlerin en dengelisidir bahar. Yıl boyunca hiçbir zaman bu kadar tadı tuzu yerinde olmayacaktır ve bence yaşamak isteği hiç bahardaki kadar somut gelmeyecektir göze.



kendimi dövesim var

Melankolik olduğunuzda bundan kurtulmamak için her şeyi yaparsınız. Evet psikopatça, duruma göre sadistçe olduğu düşünülebilir ama melankolinin özü bu herhalde. Üzüm üzüm üzülmek için başka araç ve gereçler arıyor insan.
Havanın zaten berbat oluşu, asla istemeyeceğiniz bir saatte asla ve asla haz etmediğiniz insan tarafından uyandırılmak, hali hazırda modunuzu düşürmüştür. Denizi görmek isteği vardır içinizde, bende olduğu gibi, ama kim gidecek. Kim üşüyecek. Aman şimdi kim giyinecek. E madem keyifsiz (kendi içinde melankolik keyifli) gün sunabileceği temel olumsuzlukları sunmuştur, gerisi de sizin tüm nemrutluğunuzla günün devamını ziyan etmenize kalmıştır.
Her şey gözünüze hep olduğundan daha çok batar. Sevdiklerinizin sözlerini çarpıtır hır çıkaracak yer ararsınız. İçinizde bir şeyleri hırpalamak vardır. Tripler atıp milleti de zehirledikten kelli sap gibi kalırsınız o kanepede. Playlist yapayım bari dersiniz, bir ses lazımdır, zira sessizlik sizi daha çok öfkelendirecektir. İnsan görmek istemezsiniz, zaten isteseniz şu dede çoraplarını çıkaracak gücü bulup sahile giderdiniz, fakat insan duymanız gerekir. Seçtiğiniz şarkılar hep yavaş, mıymıntı, içinde heart, loneliness filan olan ıstıraplı aşk şarkılarıdır; ihtiyacınız olanın tam tersi olduğunu bilirsiniz ama eliniz bir türlü dıptıslı şeylere gitmez. İçinizde arabesk bir kurtçuk vardır. Devamlı rahatsız eder ama ne istediğini hiç bilemez. Lanet.

Zift gibi bi kahve, yanında bir İntense her şeyi çözer sanırsınız, bir gayret kalkarsınız ama o da yetmez. Niye? Çünkü siz iyileşmek istemiyorsunuz ki. Siz böyle bütün gün ıpfı ıpfı ıpfı, yaha yaha yahaahahaa... diye gezmek istiyorsunuz. Sizin ruhunuz bozuk. 

Mesela ben şimdi neden "siz" diyorum? Hepimiz farkındayız ki söz konusu ayarsız zat gayet de benim. Neden siz'e saklanıyorum. İnanmak istiyorum ki bu garip hallerimi paylaşan, daha önce yaşayanlar olsun. Normalleştirmeye çalışıyorum, hani insanız, arada hepimize olur'a getirmeye çalışıyorum. Sıradan bir insan haliymiş gibi inanmaya ve öyle göstermeye çabalıyorum. Ben siz miyim bilmiyorum. Veya siz hiç arada ben oluyor musunuz, onu da bilmiyorum.

Derdimi bilmesem çok moralim bozuk der bütün gün karanlıkta yatıp depresyonumun tadını çıkarırım. Fakat... Derdini bilip de çözmemek, çözesi gelmemek pis dert. Ağız tadıyla depresyonunun dahi hakkını veremiyorsun. Psikolojisi bozuk psikiyatr gibi. Ne diyeceksin de kandıracaksın kendini? Yer mi? Yemez. 
Bu self consciousness beni öldürür gençler.
İyisi mi dinleyelim.






Karma Police, Radiohead

9 Mart 2012 Cuma

eşeyli düşünme

Son zamanlarda tutsaklık fikri/olgusu/mevzusu hayatımın hayli merkezi bir noktasında. Sanırım bu nedenle çok acayip rüyalar görüyorum birkaç gecedir. 
Kafesimden salınacağım, özgür kalacağım, çarşamba öğleden sonralarını, salı ikindileri, pazartesi öğlelerini istediğim gibi, doya doya, rüzgarda, güneşte, yağmurda, ama mutlaka kendi kararımca değerlendirebileceğim birkaç günü iple çekiyorum. Bir yerlere yetişmek, her şeyi saat altıdan sonraya bırakmak zorunda olmayacağım kısacık birkaç gün.

Öte yandan Koleksiyoncu da asabımı bozdu. Çok güzeldi. Ama nihayet bitti. 
Kelebek koleksiyonculuğundan, hastalıklı bir insan koleksiyonculuğuna varan çok güzel bir roman. Buradaki esaret teması da günlerdir bir alt hikaye olarak hayatımda dönüp durmakta.

Tüm bunların bileşkesiyle içime iyice afakanlar basmış olacak ki rüyalarım ucuz bilim kurgu setlerine döndü. Uçabilen bir insan türüymüşüm ben. Avatar gibi, insan formundayım ama isteyince uçabiliyorum. Kendimi pencere pervazlarında görüyorum. Gayet de bilinçliyim. Her zamanki günlük konuşmalar geçiyor rüyamdaki öteki insanlarla aramda. Net hatırlamıyorum ama hani akşama kuru fasulye pişireceğim tadında sıradan ve mantıklı cümleler.
Aynı gecenin devamında gelen rüyada, uçabilme yetisi o kadar baskın değil ama benim bir bebeğim var. Ama insan değil, larva. Hatta larva da değil, planarya. İnsan bebeği boyutlarında. Kompleks düşünmeyin, ilkokul biyoloji kitaplarındakinden. 


Bunun gibi. Kuyruksuzu. O benim çocuğummuş. Üzerine titriyorum, hasta sanırım. Sonra ona bir şey oluyor, ölüyor galiba. Ama bildiğimiz gibi insan ölmesi değil, yok oluyor işte. Artık bir planaryanın yok oluşu nasıl tarif olunur tam bilemiyorum ama annelik işte, öleceğim üzüntüden, evlat mateminden. İnsanlar teselli ediyorlar filan.
Kendin uçabiliyorsun, kendi türünden değil belki ama yavrun hermafrodit bir solucan, delirdiğine hükmetmezsin de ne yaparsın ki...

Kendimi hekimlere mi emanet etsem yoksa vodoolara mı bilemez haldeydim sabah. 
Pagan ayinlerine de başlayabilirim belki. Çözecekse...

Bir bölünerek çoğalma durumu var kafamda ama zihnim nasıl işliyor, düşüncelerim kaça, ne şekilde bölünüyorlar artık takibini yapmıyorum.

Şunu biliyorum. Çok yakında bütün saat üçler, sabah onlar, beşler benim.

6 Mart 2012 Salı

'mabet'te 90 dakika

Maça gittim ben aloooo!
Büssürü marş biliyorum ve sataşma manileri de tabi.
Aylardır cebren ve hileyle tuttuğum takımı değiştirmeme yönelik baskılara göğüs gerdim gerdim, sonunda gaflet ve delalet içinde kendimi Saraçoğlu'nun kapısında buldum.
Galatasaraylıyım ben şahsen, bağlıyımdır takımıma fakat kuru kalabalıktanımdır. Say desen sayamam kadroyu. Onlardan işte.
Olsun.
Holigan ruhlu değilim neticede, ölürüm de gitmem! demiyorum öyle bazı küt kafalılar gibi. Gittik. Senelerdir ne güreşmeye ne atışmaya doyamadığımız sahaya tepeden baktım.
Yahu, maç başlar başlamaz arkadaki kadro otomatik olarak küfretmeye başladı. Her şeye ama her şeye, çalan düdük, çalım, pozisyon hadi anlarım da, duran toplara filan da küfredince arkadaşlar hıııı dedim. Psikolojik onlarınki. Sanıyorum maçlarda ortalığı birbirine katan geri zekalılar da bu tipler. Adamlar haybeden mesai yaptılar. Millet rahatlamaya gider, bunlar gerim gerim gerildiler. Dönüp ağızlarının ortasına çaat diye kürekle çarpasım geldi.
Maç sadece ve sadece Fenerbahçe-Gençlerbirliği arasında geçse de, Galatasaray'a da sataştılar tabi, demek epey ciddiye alıyorlar. Öf, çok bozuldum.
Haftaya derbi varmış sanırım, o güne kadar şimdiden gaz çıkarıyorlar. 
Böyle gençleri sahalarda görmek isteriz.
Maç öncesi spekülasyonlara girmeyeceğim zaten, ortalık toz duman.

notlar:
-Bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe'nin 11'ini sayabiliyorum. Pek çoğu bunu "utanç" meselesi olarak algılasa da, renkli kişiliğim ben deyip geçelim.
-Stoch ikinci dakikada dehşet'ül azam bir gol attı. Hani derbide de öyle bir şey olursa, ben Hürrem filan izlerim.
-Alex'in kıçı güzel.

omzumun üzerinden bakınca

Yazmam lazım. 
İki sene geçti, tamı tamına. Yirmi iki sene sonra -her hangi bir sebepten olur da hatırlarsam- geriye dönebilmek için.
Atina'daydım. Sokakta. Çok ağlıyordum. Şok karşısında ilk verebildiğim tepkidir ağlamak, büyütülecek bir şey değil.
Onun ödlekliği, giderken yüzüme söyleyemeyecek veya geri dönmemi bekleyemeyecek kadardı; yüzleşemeyecekti demek ki. İnsani standartlarda bir veda beklemek neye yarardı?
Korkaktı. Korkaklık ahlaksızlığa çok kolay ve çok hızlı bir şekilde dönüşebiliyordu.
O geceden bahsedecek, daha fazla cümle kurmama değecek bir şey yok.

Önemli olan tek şey benim nasıl olduğum.
Çok kısa sürede cümlelerimden çıkardım onu ve hatırlattığı her şeyi. Öznelikten nesneliğe, sonra da düşünmeden çıkarıp atabileceğim alelade bir edata dönüştü. Benim için bir "yani" bile olmadığı kesinleşinceye kadar sildim.
O güne kadar sadece filmlerde izledik. Her yolun sonunda yeni bir ışık doğar, geçmiş unutulur falan filan.
Hep gerçek olmadıklarının, bir kurgudan ibaret olduklarının buz gibi bilinciyle seyretmiştik o sahneleri.
Oluyormuş.
Filmlerin çoğunda, henüz hayatta gerçekleşmemiş olsa da gerçekleşmesi muhtemel şeyleri işliyorlarmış. Bilerek veya bilmeden.
Başıma gelen en kötü şey olduğunu zannettiğim vaka, en güzel olduğu su götürmez günlerin başlangıcıymış. Bana edilebilecek en kötü şey olduğunu zannettiğim yamuk, verilebilecek en güzel hediyeymiş.
İki sene sonra bugün, tüm geçmişime sahip çıkıyorum ve zerre canım acımıyor, üzülmüyor ya da kızmıyorum.


5 Mart 2012 Pazartesi

kuş uçuşu: başka bir arzunuz?

kuş uçuşu: başka bir arzunuz?: Vakti zamanında, kampüste açılan standın tekinde bekleyen yılışık kızdan almış bulunduğum dandik kredi kartımdan başka bana kredi açan bir ...

başka bir arzunuz?

Vakti zamanında, kampüste açılan standın tekinde bekleyen yılışık kızdan almış bulunduğum dandik kredi kartımdan başka bana kredi açan bir kartım yok. Sıcak para severim.

Bugün atm'de 150 tl yatırırken atm 50 tl'mi kaptı, bir de alıkoydu.
O sırada saat 12.30'du. Ama banka öğlen açıktı.
Derdimi güvenliğe anlattım, ama öğleden sonra gelirseniz, size yardımcı olacak arkadaş yemee çıktı dedi. 
Öğleden sonra gittim.
Bana yardımcı olacak o yegane arkadaşın öğleden önce de gayet gişede işlem yapan arkadaş olduğunu gördüm. Benle uğraşmak istemediler öğleden önce zahir.
Avutulup eve postalanmış çocuk gibi gururum kırıldı.
Üç paralık hanfendünün bana keyfince git-gel yaptırması fena halde asabıma dokundu.
Neyse. O arkadaş bir başladı benim işlemime... 
Saniyeler dakikalara, dakikalar yirmi sekiz dakikaya ulaştı.
Alt tarafı 50 tl. Hibe edesim geldi bir an artık. Şiştim...
Hanım şakır şakır sayfalar çeviriyor. Göz teması kurmadan sorularımı yanıtlıyor. Aman efendim bir kaşeler basmalar, vızzzzt vızzzttt dekont basmalar, form doldurtmalar. İçeri gidip gelmeler. Ciddi bir ifade, saçlarını savurmalar. Oflamalar puflamalar. 
Amman kim bilir ne işler beceriyor.
Bu esnada ölümüne sakinim.
Kazık yutmuş gibi, saf vatandaş ifadesi takındığım suratımla öyle dikiliyorum.
Sevda benim işimi yaparken, bir yandan da (pratik kız vesselam) amcanın ekstresi hakkında direktifler veriyor. Bağırarak. Çünkü amca benim üç metre kadar arkamda, koltukta sırasını bekliyor.
Bu bankanın tecrübe ettiğim dördüncü şubesiydi bu. Dördüncüden sonra artık kimse fikrimi değiştiremez. Bu kızları seçmece alıyorlar.
Bir kere bana önce "sen" dedi. Yarım saat kadar beraber zaman geçirdiğimiz için bir sempati duydu herhalde ki ben sonra "canım" oldum.

Sevda'nın gişe arkadaşı, kaşlarına kadar mavi far sürmüş, üstüne mıh gibi likit çekmiş, otrişi eksik Gamze ise apayrı bir durum.
O da Sevda kadar herkesle içli dışlı; herkes, canı olmasa bile mutlaka "sen".
Çok büyük işler becerdi hakikaten. Gözlerimle görmesem, Gamze'nin hakkı yeniyor derim yani.
Ben Sevda'yı yarım saat kadar bloke edince, bütün "iş yükü" Gamze'ye kaldı tabi.
İhtiyaç kredisi ödemesi aldı bu yirmi beş dakika boyunca, bir iki tane fatura aldı, ve iki tane de ekstre muhabbeti yaptı. Araya espriler de serpiştirdi. Paylaşmayacağım.

İçime fenalıklar bastı. Kağıt karıştırma, içeri gidip gelmeler hiç bitmeyecek gibi görünmeye başladığında ben o 50 tl'den geçerdim amma o kızcağızların emeğine acıdım. Bir de o kadar samimi olmuşuz artık, canlarıyım, boru mu ayol...


Hadi kızım hadi, önce eğitim şart. Kıyas yapacak yerler de olmasa hakikaten bir an bu işin oluru bu demek ki diyeceğiz yani.


Kurum kültürü denen şeyi elimle tuttum, gözümle gördüm resmen. Çalışanları bir kurumu hakikaten yansıtırlar. Dördüncü şubede artık tescillendi ki yoldan geçeni çevirmişler, bakın biz böyle böyle bir kurumuz, misyonumuz bu, işe aldığımız adamların da kriterleri bu...Bunları taşımayan adamı bankaya sokmayacaksınız diyen çıkmamış demek ki.
Duruşları, tavırları ve görünüşleriyle bu kadar avam, rüküş ve basit başka bir banka olamaz, diyecekken kendimi durduruyorum, bir tane daha var. Ama onu harcamayı başka vakalarıma saklayacağım.

Çalışanlarının kredi kartı, bono ot bok satmak dışında neler yaptığını da kontrol eden bir banka olmak "bizce mümkün" ama bu konuya eğilinmiyor zahir.

İyisi mi borcu kapayıp karttan kurtulmak. Kafalar rahat...


2 Mart 2012 Cuma

kime diyorum ben?

Ağaz dadıynan bi siesta yaptırmadınız yeminne!

Vay arkadaş! Ben kendimi böyle bilmezdim. Rehavet kana karışan bir pislikmiş. Adamda ne ideal bırakıyor ne çeviklik. Ofis mutsuzlukları insanı mecburen klişe memur zihniyetine sokuyormuş meğerse. Bir yandan nasıl uykuluyum! Bu duygular sarınca etrafınızı boy boy, patron gitse de yatsak, herif çıksa da uyusak filan diye düşündürüyormuş meğer insana. Miskinliğin esiriyim nitekim.
Ama var ya, nasıl uykuluyum!
Yataktan sırf -öğlende masaya ağzımın suyunu akıta akıta sızarım- hayalinden güç alarak sürünerek ayrıldım gene bu sabah.
Bir uyutmadınız! Zort zort araba kornası, zır zır kapı zili, lülü lülü telefon! Önemli bir şey de olsa hani...
Tanrım nasıl uykuluyum!

Aşağı kattaki ofisten devamlı olarak gür sesli bir adamın konuşmaları geliyor. Adi kağıt kullanmışlar zahir bu binanın inşaatında. Adam osursa geğirse bizde. Sesinden anladığım kadarıyla bu adam akşamları çıkarken merdivenlerde karşılaşıp birbirimize medeni medeni İyi akşamlar dediğimiz adam. Bu medeni iri az önce bir adama ana avrat dümdüz girdi; sipariş faturasıyla ilgili bir mevzuydu. Araya bir ara ebeyle ecdad da girdi ama o kısımları ben çok şey edemedim. Sonra telefonda -kalın göt olduğunu tahmin ettiğim- bir adama abimmm, sen n'aptın ya, aklın kalmasın, o iş bende abim gibisinden yıkama yağlamacı boş laflar etti... Herif tam fırıldak. İş hayatı ne kadar da cilveli, insanların dış görünüşleri ne kadar farklı, ah kim bilir daha neler göreceğiz gibi iki üç kaşar laf da edeyim hadi yeri gelmişken.

Buna rağmen şu anda hala hayata tutunabiliyorsam, bunun temel nedeni hayatımdaki kardeş faktörü. Kerem diyoruz kendisine. Bu akşam da rutin ziyaretlerinden birini gerçekleştirecek hasta ve gudubet ablasına. Yemek yapacak, ardından yüzümüzü güldüren tek dizi olan Yalan Dünya'yı izleyecek ve abur cuburun dibini boylayacağız.
İşte böyle.
Beklentilerinizi düşürürseniz mutluluk eşiğiniz de zart diye düşer; hemencik mutlu olursunuz.
Bu denklem bir yana, bu ziyaretlerden hakikaten keyif alıyorum. Acayip eğlenceli dedikodular yapıyoruz, küfürlü konuşabiliyoruz, çok rahat davranabiliyoruz. Hani bayağı rahat.

Şu anda bu satırları yazabilecek kadar güç bulabilmiş olmamın -şekerleyemediğim için öfkeli olmamın yanı sıra- diğer nedenleri:
arada iki üç mail forwardlamak dışında bugünlük yapılacak önemli bir işimin olmayışı,
kitap okuyabiliyor ve okuduğumu sevmiş olmam. (tavsiye üzerine Koleksiyoncu /J. Fowles okuyorum)

İşte böyle, siz siz olun.
Verilecek bir nasihatim elbette yok, hah! 
İyi uyumaya çalışın, bir de kendiniz için iyi şeyler yapın işte. Portakal suyu içebilirsiniz mesela. Mis.


1 Mart 2012 Perşembe

ben anneme taşınıyorum Hulusi!

Bizim apartman kapısının camında karpuz gibi delik var. O delikten apartmana hem hava hem de kedi giriyor.

Bizim Hulusi ile olan ilişkimiz iki üç hafta önce başladı.

Benim dairem yukarıda, merdivenlerin sonundaki daire. Benden sonra çatıya kör bir merdiven uzanıyor ve bittiği yerde kapı duvar. Daha ötesi yok.Duvarın dibinde eski kırık boş saksılar yığılmış, taşındığımdan beri öylece duruyorlar.

İş dönüşü apartmana girip adımlarımla teker teker merdivenleri döverken, her adımımda ikişer üçer basamak yukarı kaçan ve sonunda da çatıya çıkıp son basamakta mahsur kalan Hulusi'yi görünce ilk önce kafayı oynattım. Loş ışıkta gri gri gözleriyle gelsene lan, sıkıysa gelsene! der gibiydi. Her kediye pek bayılmam ben öyle. Yavru olacak, bol tüylü olacak filan, şartlarım var.
Hulusi sarı, paspas gibi bir şey. Kilosuyla olmasa da küstahlığıyla tam bir Garfield. 
Benden yana bir tehdit olmadığını anladı. Salak salak bakıştık. Ayrıldık.

Sabahleyin kapıyı açtığımda pıtır pıtır aşağı kaçtı. Bu seferde ben indikçe o aşağı kaçıyor, ine ine bodruma kadar indi sanırım. Anladık ki apartmanda geceliyor.
Kapıda karşılaşmalarımız o hafta iki üç kere daha yaşandı. Ve gördük ki Hulusi postu serdi.

Geçen hafta pek acıklı bir an yaşadık. Sabah kapıyı açtığımda, akşamdan çıkardığım çöpümü sarı pençeleriyle didiklerken yakaladım Hulusi'yi. Uçarcasına kaçtı gitti aşağıya, çok utandı zahir. Demek ki karnı aç.

Hulusi'yi beslersem apartmandaki cadaloz kadın beni topa tutar. Çenesiyle.

Gözlemlerime göre Hulusi geceyi saksıların arkasında geçiriyor. Sabah da ev haliyle kimselere görünmemek için benim önümden fırlayıp bodruma iniyor. Yoğurt kabında ekmekle süt ıslatıp merdivenin sonundaki saksıların arkasına sakladım. Baktım adam götürüyor. Ertesi akşam da Hulusi'ye kalmış yemek ve su takviyesi yaptım. Bu sabah kontrol ettim. Dibini sıyırmış kerata!

Geçenlerde hava pek bozuktu. O delikten giren rüzgar girişteki bütün broşür fatura vb zırvayı birbirine katmıştı. Birisi -bence gene o çalçene cadaloz- koca bir gazete tomarıyla camın deliğini tıkamış. Gittim açtım tabi. Hulusi giremeyebilir veya girdiyse çıkamayabilir. Bütün gece özgürlüğü elinden alınmış mahsur kedi viyaklaması mı dinleyelim, veya ellerimle hazırladığım yemekleri bozulsun mu...

Valla kendisine öyle ay ben seni yerimvari bir sevgi beslemiyorum, ya renginden ya ebatlarından olsa gerek. Fakat seviyeli beraberliğimiz şimdilik sürüyor. Gün aşırı geliyor sanırım apartmana. Ne o bana ümit veriyor ne de ben ona. Zira ben taşınabilirim, aynı şekilde o da beni başka apartmanlarda başka komşularla aldatıyor olabilir.