Follow by Email

21 Aralık 2016 Çarşamba

Throw Back 1988

23 yaşım biterken yazdığım doğum günü yazım. 6 sene sonra bugün; duygular aynı, bedenler farklı. Tanımadığım insanlar ve tüm çocuklar bana 'kadın' diye hitap ediyorlar. Büyüdüğümü kabul ediyorum. Pekala. 
Buyrun:
 

"Bir ağrıyım şu anda annemin leğen kemiklerinde, sızım sızım. Tam omuriliğinin orta yerinde bir dikenim, oturtmuyorum, yatırmıyorum, dikiltmiyorum. Kasıklarında sızıyım, her soluğunda gırtlağına basan. Karnındaki bebeğim. Biraz daha buralardayım. 
Babamın olsam olsam kalbinde bir ağrıyımdır. Onun o alışılmamış heyecanının gerdiği müşfik, baba yüreğinde. 

Annem henüz bilmiyor, dünya var olalı beri neredeyse her kadının başına gelenin kendi bedeninde nasıl bir ıstırabı getireceğini.

Bugün kar yağmaya başlayacak. Günlerce sürecek, gökyüzü bembeyaz, yağmurlu günlerin grisi bitmiş olacak, yazlıkları dolaba kaldırmış dallar şimdi kar alacaklar omuzlarına, sıkı sıkı sarınıp bürünecekler. Ne var ki rüzgâr da sertleşmeye, yerine tam oturmayan ahşap pencerelerden sızıp, tüllerimizi havalandırmaya başlayacak.
Az sonra tipi başlayacak, köylere ulaşım kapanacak. Benim evim neyse ki köyde değil ama mahallenin ebesi ulaşım engelinden yine de etkilenecek. Çünkü babam ebe getirecek bir araba neredeyse bulamayacak.

İki sabah geçecek. Annem her sabah beni bekleyecek. Sonra annemin karnını ağrıtacağım. Teyzem hemen yetişecek, babaannem de. Bir takım komplikasyonlar (bayılıyorum şu lafa) olacak, başka ebe aranacak, tırsılacak, endişelenilecek...Annemi perişan etmiş de olsam, doğacağım. Pek sevinecekler. Ne demekse, ilk göz ağrısı diye sevecekler beni. Birkaç gün sonra annem, babam, sımsıkı kundaklanmış ben; perişan bir fotoğraf karesinde doğumumun hem kederli hem neşeli yanlarını suratlarımızda yansıtarak ölümsüzleştireceğiz.

Bir Tristram Shandy vakası olsaydım ben de keşke. Ah, ne mükemmel! Babamı, sevildiğimi, öpüldüğümü, karşımda durup gülen gözleriyle aptalca sesler çıkaran yetişkinleri keşke bilebilseydim demiştim. Böyle varsayımlara mecbur olmasaydım. Size kendi doğumumu gerçekten kendim anlatabilseydim. Ancak malumunuz öyle olmuyor işte bu işler. Başrolünde sadece kendiniz olduğunuz, üstelik de hayli sükse yapan bir filmin detaylarından sizin haberiniz bile olmuyor. Sen ancak bağır çağır, altını pisle. Peh! Yaşamak deniyor buna. Çekiyoruz sineye.

Derken, o anın üstünden yirmi üç sene geçivermiş. Bir doğum günümün daha arifesindeyim. Her sene kendime bir kaç soru sorarım, o uzuuun gecede. Düşünecek de cevabını verecek de uzunca bir zamandır ne de olsa. Sırf bu iç hesaplaşma, ibreleri sıfırlama anı için bile heyecanlanıyorum her defasında.

Annemle bağımı yirmi üç sene önce kesmiş olmalarına rağmen, zaman ilerledikçe benim ona bağım daha da güçlü bir hal alıyor. Doğarken ters mi geldim nedir, bir terslik var. Büyüdükçe daha müstakil bir insan olacağım yerde..."

21 Eylül 2016 Çarşamba

kafa darlığı



Yaz o kadar da güzel geçmedi.

Hem mikro dünyamda ben, hem sevdiğim insanlar hem de ülkemiz yetişkin acıları çektik. Artık sizinle geyik yapamayacak kadar büyüdüm gibi geldi. Aslında bir sürü komik şey, güzel şeyler vardı ama anlatamadım. Kötü şeylerin önünde gülmek ayıp geldi.

Halbuki sıklıkla yazmak istedim yine. Bir an yazmaya değer bulduğum bi olayın bir saat sonra ne boş olduğunu düşündüm, bir gerekçeye bağlayamadım. (Artık yazamayan, üretemeyen, efendim hayattan beslenemeyen yazar tribinde filan değilim,  bildiğiniz kafa darlığından söz ediyorum) 


Sanki ruhum ömründe yeni bir evreye girdi. Güldüğüm bazı şeyleri şimdi komik bulmuyorum. Üzüldüğüm çoğu şey de çok sıradan. Hiçbir özelliği kalmadı tüm imtihanların, her şey herkese oluyor. 

Hafife almak silahtı oysa; gülmek de ilaç. Önceden insanlar bu halimden ferahlık bulurlardı. Bence artık bu beni olduğumdan 'toy' gösteriyor. Şimdi bir mevzu tartışılırsa alnımı kırıştırıp ciddiyetle tartar gibi yapıyorum; bakıyorum, inanıyorlar.
Yetişkinlik sarıyor bütün evi, etrafımızı. 

Sevmiyorum.

Belki bu yaz boyunca yaptığım en iyi şey kendimi 'sosyal medya'dan arındırmak oldu. Birkaç hafta sonra rastladığım bir arkadaşım ortak bir arkadaşımızın nişan haberini verdi ve ben bunu yüzükler takılır takılmaz internetten öğrenmedim. Normal insanların eskiden yaptığı gibi doğallıkla şaşırdım. 
Gerçi bu durumda mağarada yaşıyormuşumcasına yadırgandım. Ama tatlı bir ilkellik bu. Varsın herkesin hayatına vakıf olmayayım; aynı şekilde, kabuğumda yaşayayım.
Hem insanları arayıp tebrik etme diye bir şey vardı; o zamana kadar fotoğraf altı hayırlıolsuncanımcılardan biriymişim; bundan kurtulduğum için de memnun oldum. 

Ve gerçekler...Yazın onca temenni ve tembihle yolladığım çocuklar bomboş geldiler. Karpuz gibi yatmışlar demek... Pazartesi itibariyle reloading seanslarımız başladı. Döngümüzün ilk haftası 'hayırlı olsun canım'




21 Haziran 2016 Salı

tatil bir iki

Huuuh! Bir dönemin daha sonuna geldik sayın veli! Nasıl? İyi mi böyle? Çocuklar eve dönecek dedim ama ben; korkunun ecele faydası yok! Artık camiye mi hocaya mı havuza mı spora mı, nereye yönlendirirsiniz enerjilerini bilemiyorum (evet, hepsi birer atom bombasıydı en son gördüğümde) fakat umarım bütün yaz ellerinde kumanda karpuz gibi yatırmazsınız.


Şubatlarda hayatımızda köklü bir adım atılması neredeyse birkaç yıldır adet haline geldi. Geçen Şubat atanıp bir yıllık çilemi doldurduktan sonra bu Şubat'ta da eve geri döndüm. İnsanın kocasıyla hep bir evde yaşaması baştan enteresan geldi ama alışınca pek güzelmiş. Evcilik oynar gibi; birileri size misafirliğe geliyor, siz gidiyorsunuz, yemekler, hediyeler, beğeniler, yeni doğanlar filan... Velhasıl son yıllarda bir okulda bir dönemden fazla çalışamadım. Bu yılın ikinci dönemini de İstanbul'da tamamladım. Öğrencilerimi sevdim, iyi anlaştık denebilir; hala alışmaya çalışıyorum.

Henüz tatile çıkmadık tabi. Seminer dönemi dediğimiz faydası ve işlevi tartışılır, yöreden yöreye değişiklik gösteren, genelde ilk günü dev bir kahvaltı programıyla açılan,  akabinde gölgelerde dedikodu yapılan, slaytlar, raporlar, sunumlarda uyuklanan ve ara sıra dolaşan imza sürküsünün kovalandığı ölü bir dönemdir. Malesef. Bana kalsa bir kandırmacadır. Öğretmenler birbirinden içi geçmiş sunumlar bitsin de imza atıp kaçalım diye düşünür müdürü kandırır; müdür imzaları alır ilçe milli eğitimi kandırır, milli eğitim seminer programlarını şık formatlarda hazırlayıp Ankara'yı kandırır; velhasıl herkes bu dönemde kendini kandırır. Şimdiye dek aşağı yukarı böyle oldu. 

Bu dönemki seminerimiz kısmen daha dolgun gibi. Bugün işe yarar şeyler konuştuk mesela. Bürokrasimizin basamaklarını birer birer tırmanıp da bakanlığa ulaşsın, bakanlık da güzel güzel iyileştirmeler yapsın diye dönemimizi değerlendirip raporladık. Uygulamalarımızı paylaştık, birbirimizden fikir aldık... Olması gerektiği gibi yani. 

Gönül ister ki her birim bu dönemi samimiyetle bitirsin. Meslek hassas meslek; eleştirilince ulviyetine dokunuluyormuş gibi hissediyoruz genellikle ama asıl biz eleştirilmezsek kötü. Kimse bizi neyi nasıl yaptığımızı, kime ne yararımız dokunduğunu sormazsa kötü. 

Şunu belirtmekte yarar var: görebileceğiniz en sıradan öğretmenlerden biriyim; söylediklerim idealislikten değil, realistlikten. Eğitim ordumuzun içinde mesleğinde devrini tamamlamış içi geçmiş öğretmen büyüklerim; sabaha kadar konuşsa dinlenesi dolu insanlar, bitsin de gidelimci tipler, vatanperver eğitim aşıkları, birileri konuşsun biz imzalarızcı hazırcılar, bildiklerini paylaşmak isteyip de "fazla dikkat çeken" idealist meslektaşlarım ve diğerleri var. Anladığınız üzere her çeşit karakteri barındırıyoruz ve eğitim gibi soyut ve engin bir alanda hiçbir konuda bir standart yakalamak olası değil. Fakat bu seminer dönemlerinin hakikaten işlevsel, dolu ve doyurucu olması gerektiğine inanıyorum. Bunca eğitim masterı yapan insanlar nerede çalışıyorlar, neden bizimle değiller, neden bizim kafalarımızı genişletmiyorlar? Neden biz ha babam sınav kaygısı ve verimli çalışmanın yollarını ısıtıp ısıtıp çalışıyoruz? Yetti yahu! Biraz renk, bi hareket bişey...

Neyse çok sosyal bilinçli bir paragraf oldu bu. Şimdiden tatil planlarımla hava atıp da keyfinizi kaçırmyacağım. Ne de olsa önümde sinirinizi bozacak tam iki ay tatil var! Esen kalın!