Follow by Email

15 Haziran 2017 Perşembe

Oh baby!

İki yazı önce "Sanki ruhum ömründe yeni bir evreye girdi..." demişim; Allah söyletmiş. Bugün aşağı bakınca ayaklarımı göremiyorum. İçimde zıp zıp zıplayan, günden güne tepikleri kuvvetlenen bir ufaklık var. Büyüyoruz.

Kısa zaman sonra bir oğlum olacak. Böyle söyleyince sanki şimdi yokmuş gibi oldu. Sanki dünyaya geldiği anda varlık kazanacakmış gibi.. Sizin için belki öyledir, ama ben aylardır varlığını hissediyorum. 
Bilim insanları 22. haftadan itibaren bebeğin sesleri duyabildiğini söylüyor; açıkçası buna pek itibar etmedim. Ben hayli şüpheci bir tipimdir zira. Yine de ara sıra ona laf attım, dünyadan ve yaptığım işlerden bahsettim fakat sonra bir an dedim ki "Göbeğinle konuşuyosun galiba sen?". Tam o anlarda bazen ufak tekmeler dürtüklemeler oluyordu içimde, bilemiyordum üstüme alınsam mı, yoksa sadece rastlantısal mıydı? Fakat bugün emin oldum onun da beni duyduğundan ve bana tepki gösterdiğinden. Onunla konuşurken elimi nereye koysam oraya geldi, elimi ittirdi. Defalarca. Baştan inanamadım fakat tıpkı böyle oldu ve sanırım orada eridim.

İşte öyle. Tecrübe edenler beni çok daha iyi anlıyorlardır. Bugüne dek her ne kadar hormonlar kulaklarımdan fışkırıyor olsa da cool kalmayı başarabilmiş, aşırı romantik, tasvirileri ağdalı ve melankolik anne/bebek bloglarını okurken darlanmıştım. Fakat şimdi başıma bir mucizenin gelmek üzere olduğunu çok net biçimde anlıyor ve kendimi salıp koyuvermediğim için azıcık kınıyorum.

Her doktor randevusu benim için endişeyle başlıyor; sonra doktor konuşmaya, orasını burasını göstermeye başladığında gevşeyip mutluluktan sıvılaşıyorum. 

Kafam hazırlıklarım konusunda çok karışık, her anne adayı gibi. Çok okuyunca çok panik oluyorum, hiç araştırmayınca kendimi yiyorum. 

Pek çoklarına göre çok rahat bir hamilelik geçirdim; ne kusması, ne aşermesi, ne başka rahatsızlığım olmadı. Kilom çok normal arttı. Ancak son düzlükte kendimi çok hantal ve biçimsiz hissediyorum. İnsanlara tahammülüm kalmadı. Öyle sıcaklıyorum ki kulaklarımdan lavlar fışkırıyor sanıyorum. Sırt üstü yatamıyorum, biri boğazlıyormuş gibi geliyor. Gece havaya tekmeler savuruyorum, her yerim kramp. Sürekli ikamet yerim tuvalet. Böylece vücut doğumdan sonra da gece boyu taciz edilmeye kendini hazırlıyor anlaşılan. Tüm bu "sıkıntılara" rağmen büyüyen karnımı sevmek her şeyi güzelleştiriyor. Yani bence. Ayrıca eklemek isterim: toplu taşımalarda şahsıma yer verilmesi çok havalı bir durum. 

Kusmuklu, kakalı, gazlı, ağrılı, doktorlu iğneli gerçeklerin de bizi bekliyor olduğunun da farkındayım. Ama bunlarla yüzleşene kadar agulu, salyalı, dişsiz gülüşlere tutunup, ilk çığlığını duymayı bekliyorum.

Velhasıl onu görmeden sevmek, hayalini kurmak bile hayatı yaşamaya değer kılıyor. Bu yüzden bunu yaşamak isteyen herkes için çok yürekten dua ediyorum...



21 Aralık 2016 Çarşamba

Throw Back 1988

23 yaşım biterken yazdığım doğum günü yazım. 6 sene sonra bugün; duygular aynı, bedenler farklı. Tanımadığım insanlar ve tüm çocuklar bana 'kadın' diye hitap ediyorlar. Büyüdüğümü kabul ediyorum. Pekala. 
Buyrun:
 

"Bir ağrıyım şu anda annemin leğen kemiklerinde, sızım sızım. Tam omuriliğinin orta yerinde bir dikenim, oturtmuyorum, yatırmıyorum, dikiltmiyorum. Kasıklarında sızıyım, her soluğunda gırtlağına basan. Karnındaki bebeğim. Biraz daha buralardayım. 
Babamın olsam olsam kalbinde bir ağrıyımdır. Onun o alışılmamış heyecanının gerdiği müşfik, baba yüreğinde. 

Annem henüz bilmiyor, dünya var olalı beri neredeyse her kadının başına gelenin kendi bedeninde nasıl bir ıstırabı getireceğini.

Bugün kar yağmaya başlayacak. Günlerce sürecek, gökyüzü bembeyaz, yağmurlu günlerin grisi bitmiş olacak, yazlıkları dolaba kaldırmış dallar şimdi kar alacaklar omuzlarına, sıkı sıkı sarınıp bürünecekler. Ne var ki rüzgâr da sertleşmeye, yerine tam oturmayan ahşap pencerelerden sızıp, tüllerimizi havalandırmaya başlayacak.
Az sonra tipi başlayacak, köylere ulaşım kapanacak. Benim evim neyse ki köyde değil ama mahallenin ebesi ulaşım engelinden yine de etkilenecek. Çünkü babam ebe getirecek bir araba neredeyse bulamayacak.

İki sabah geçecek. Annem her sabah beni bekleyecek. Sonra annemin karnını ağrıtacağım. Teyzem hemen yetişecek, babaannem de. Bir takım komplikasyonlar (bayılıyorum şu lafa) olacak, başka ebe aranacak, tırsılacak, endişelenilecek...Annemi perişan etmiş de olsam, doğacağım. Pek sevinecekler. Ne demekse, ilk göz ağrısı diye sevecekler beni. Birkaç gün sonra annem, babam, sımsıkı kundaklanmış ben; perişan bir fotoğraf karesinde doğumumun hem kederli hem neşeli yanlarını suratlarımızda yansıtarak ölümsüzleştireceğiz.

Bir Tristram Shandy vakası olsaydım ben de keşke. Ah, ne mükemmel! Babamı, sevildiğimi, öpüldüğümü, karşımda durup gülen gözleriyle aptalca sesler çıkaran yetişkinleri keşke bilebilseydim demiştim. Böyle varsayımlara mecbur olmasaydım. Size kendi doğumumu gerçekten kendim anlatabilseydim. Ancak malumunuz öyle olmuyor işte bu işler. Başrolünde sadece kendiniz olduğunuz, üstelik de hayli sükse yapan bir filmin detaylarından sizin haberiniz bile olmuyor. Sen ancak bağır çağır, altını pisle. Peh! Yaşamak deniyor buna. Çekiyoruz sineye.

Derken, o anın üstünden yirmi üç sene geçivermiş. Bir doğum günümün daha arifesindeyim. Her sene kendime bir kaç soru sorarım, o uzuuun gecede. Düşünecek de cevabını verecek de uzunca bir zamandır ne de olsa. Sırf bu iç hesaplaşma, ibreleri sıfırlama anı için bile heyecanlanıyorum her defasında.

Annemle bağımı yirmi üç sene önce kesmiş olmalarına rağmen, zaman ilerledikçe benim ona bağım daha da güçlü bir hal alıyor. Doğarken ters mi geldim nedir, bir terslik var. Büyüdükçe daha müstakil bir insan olacağım yerde..."

21 Eylül 2016 Çarşamba

kafa darlığı



Yaz o kadar da güzel geçmedi.

Hem mikro dünyamda ben, hem sevdiğim insanlar hem de ülkemiz yetişkin acıları çektik. Artık sizinle geyik yapamayacak kadar büyüdüm gibi geldi. Aslında bir sürü komik şey, güzel şeyler vardı ama anlatamadım. Kötü şeylerin önünde gülmek ayıp geldi.

Halbuki sıklıkla yazmak istedim yine. Bir an yazmaya değer bulduğum bi olayın bir saat sonra ne boş olduğunu düşündüm, bir gerekçeye bağlayamadım. (Artık yazamayan, üretemeyen, efendim hayattan beslenemeyen yazar tribinde filan değilim,  bildiğiniz kafa darlığından söz ediyorum) 


Sanki ruhum ömründe yeni bir evreye girdi. Güldüğüm bazı şeyleri şimdi komik bulmuyorum. Üzüldüğüm çoğu şey de çok sıradan. Hiçbir özelliği kalmadı tüm imtihanların, her şey herkese oluyor. 

Hafife almak silahtı oysa; gülmek de ilaç. Önceden insanlar bu halimden ferahlık bulurlardı. Bence artık bu beni olduğumdan 'toy' gösteriyor. Şimdi bir mevzu tartışılırsa alnımı kırıştırıp ciddiyetle tartar gibi yapıyorum; bakıyorum, inanıyorlar.
Yetişkinlik sarıyor bütün evi, etrafımızı. 

Sevmiyorum.

Belki bu yaz boyunca yaptığım en iyi şey kendimi 'sosyal medya'dan arındırmak oldu. Birkaç hafta sonra rastladığım bir arkadaşım ortak bir arkadaşımızın nişan haberini verdi ve ben bunu yüzükler takılır takılmaz internetten öğrenmedim. Normal insanların eskiden yaptığı gibi doğallıkla şaşırdım. 
Gerçi bu durumda mağarada yaşıyormuşumcasına yadırgandım. Ama tatlı bir ilkellik bu. Varsın herkesin hayatına vakıf olmayayım; aynı şekilde, kabuğumda yaşayayım.
Hem insanları arayıp tebrik etme diye bir şey vardı; o zamana kadar fotoğraf altı hayırlıolsuncanımcılardan biriymişim; bundan kurtulduğum için de memnun oldum. 

Ve gerçekler...Yazın onca temenni ve tembihle yolladığım çocuklar bomboş geldiler. Karpuz gibi yatmışlar demek... Pazartesi itibariyle reloading seanslarımız başladı. Döngümüzün ilk haftası 'hayırlı olsun canım'