Follow by Email

29 Ağustos 2012 Çarşamba

boru sesi: ti

Tersine gençler, hayat benimle kafa buluyor. Hayata karşı kalender'i denedim, hırçın'ı, cool'u, yalaka'yı, umursamaz'ı, duygusal bağımlı'yı... Her rolü denedim, sökmüyor. 2012 geldi geleli talih bana gülmüyor.

Birazdan kelimelere dökeceğim isyanımı önce moduma uygun şarkıyla taçlandırayım. Siz de sesi biraz açın, havaya girin. Başlıyorum.


Mirkelam- Ah bir Joker

Ben son zamanlarda çok darlandım ya, rehabilitasyonuma katkı olarak bulmaca çözmeye de başladım. Bulmaca ekini, ilkokul öğretmenimizin zorunlu olarak herkese aldırdığı kocaman atlas üzerine koyuyorum. Atlas çok kalın olduğu için üzerinde rahatça yazmamı sağladığı gibi, bilmem ne ilinin ilçesini de hemen açıp anında öğreniyorum. İyileşirken gelişiyorum da yani. Görerek öğrendiğim için Çemişgezek'yen Yatağan'a, 81 vilayetin ilçeleri konusunda maşallahım var. Zaten anladığınız üzere ben çok akıllı bir şeyim.

Evet, az önce tam da boru sesi'nin cevabını yazdığım sırada, böğrüme birden bir öküz oturdu. Hadi bu yaz geçti, bari önümüzdeki yaz tatile nereye gideceğimi bulmak için bir oyun oynamak gibi anlamsız bir fikir geldi aklıma. Açtım dünya haritasını. Bir de elim ezberden gidip okyanus ülkelerini seçmesin diye anneme verdim atlası. Şööyle bir evirdi çevirdi, kıçını başını doğrultamayayım diye.

Kapadım gözlerimi, parmağımı döndürdüm döndürdüm dööndürdüm... ve gidip çat diye Türkiye'ye koydum. Gana bile değil. Alay ediliyor yani benimle resmen! Bir şey, birisi benimle alay ediyor! Annem de üzüldü demek ki halime, Ahahah...Eee... ne güzel, aaa ilahi, dur bari şehrini de seç şeklinde şakıdı. Yedim. Yine bir azimle açtık Türkiye haritasını. Döndüm döndüm, Mersin'e kondum. Seneye Mersin'deyim. Tatil dediğin böyle bir şey. Yani, herhalde öyledir. Tatil bu. Boru mu?



26 Ağustos 2012 Pazar

sinirlenince daha güzel oluyorum

Pisikoz falan değil, bal gibi de mid-20's bunalımına girmişim ben.

İçimdeki zavallı teenage diyor ki hayat güzel, her anını yaşamalıyım, let's seize the day vuhuuu! filan. Gel gelelim the ugly truth der ki, ayağını henüz küvetten gayrı suya sokamadın, balkonda çamaşır asarkenki güneş hariç güneşlenemedin.

Evet, gerçekle hayallerim çakışıyor. Tam da 20'lerimin ortasında. Ne menopoz, ne andropoz, ne ergenlik, böyle dehşetli olmamıştır. Gençliğinin baharında klişesini yapmak zorunda kalıyorum gençliğimin baharında.

Niye? Çünkü O. Bodrum'da, K. Amerika'da, G. Fransa'da, N. Rize'de, S. Alanya'da.

Sabahtan beri Rihanna dinliyorum ya rabbim, ki ben Rihanna dinlemem. Ben öyle şeyler dinlemem genel olarak. Nedense kliplerini de izliyorum; dörti girl'e bağlayacağım az kaldı. Şimdi insanlar tatilde 'karadır kaşların' dinlemiyorlardır herhalde, böyle club dinliyorlardır. Benim de zavallı içim, için için tatildeymiş gibi hissetmeye mi çalışıyor nedir. Pathetic. So pathetic.

Bir tanenize bile yoğurt sürmem, n'aparsanız yapın! Ben bahçeye karpuz yemeye çıkıyorum.


Bunu dinlemeden de bir yere ayrılmak yok.

23 Ağustos 2012 Perşembe

top terapisi

Kötü enerjilerden kurtulalım. Kendi tedavimizi kendimiz olalım. Evrene güzel enerjiler yollayalım, onun bize yaptığı 'nah'ı görmezden gelerek... Bana teşhis koyan okurlarım var, manik depresif psikoz şeklinde. Seviyorum sizi, cidden.

Postumuza geçmeden önce, juju niyetine şarkımızı başlatalım, bir yandan dinleyelim bir yandan okuyalım:



Kötü enerjimi ya da o kötü giden her neyse işte, faydalı şeylere dönüştürmeye çalışarak başlatıyorum rehabilitasyonumu.

El sanatlarına devam ediyorum. Kendimi top örmeye adadım iki gündür.




Görüldüğü üzere toplar işte. Küpe olabilir, kolye olabilir, anahtarlık olabilir vs. diye düşündüm. Aslında bunları örerken de pek bir şey düşünmedim.


Kendileri kristal ve kum boncuklardan müteşekkil.

Bu arada geçenlerde arabayı vurdum, söylemiş miydim? İlk resmi kazam diyemiyorum; ne polis vardı, ne sinirli şoförler, ne de elimde bir tampon. Hafif bir şeydi. Garaja girmeye çalışırken burnumu kurtaramadım, çoat! diye vurdum solumu duvara.


Bu da farklı bir çeşit. Altın rengi metal bir plakayı, pembe-beyaz kristallerle ördüm, kolye oldu. Sonra da küpelerini ekledim.


Ne diyordum? Evet, duvar da düz değil. Böyle tırtıklı bir malzemeden kaplı. Garç! dedi girdi solum ama ben panik mi oldum sinir mi oldum nesinden anlamadım, girdiğim yetmiyormuş gibi bir de geri çıktım, o zaman da başka bir garçlama oldu sanırım. Tüy diktim. Nihayet cesaretim kırılmayı akıl edebildi ve arabayı olduğu gibi bırakıp indim.


Bunları da elimde kalan artık boncuklardan uydurdum. Oldu mu oldu bence. Bunları hediye edeceğim. Bu arada ötekileri de kullanacağımdan değil, zaman içinde insanlara hediye ederim. Sevinirler herhalde.


Arabadan inip yediğim haltı seyrettim doya doya. Çok sinirlendim, önce biraz zırladım, biraz kendime kızdım, derken makul olmaya çalıştım filan. Babamı aradım hemen. Artık ben nasıl bütün mahallenin çocuklarının üzerinden birer kere geçmişim, bütün komşu teyzeleri topal bırakmışım gibi bir tablo çizdiysem ve babam kendini nasıl bir şeye hazırladıysa; geldi, ne var kızım onda, olabilir? dedi. Babama da kızdım. Kendime çok kızmamın ve bu yaptığımı "gerzeklik" addetmemin nedeni şu: Gözümü kabak gibi bir ikindi güneşi ala ala, garajın kapısını kestirmeye çalışıyorum; kıçım o kadar yapışmış ki koltuğa inip de kurtarır mı kurtarmaz mı bakamadığım için kafamdan iyisini düşüneyim iyi olsun diyorum; giriyorum. Bir nevi kumar oynadım.


Bunları biraz daha cool buldum, belki ben kullanırım.



Bir de o sinirle nasıl gözüm karardıysa ben arabanın solu komple gitmiş gibi görüyorum, tampon, kaput komple karışık... Neyse ki kaportacı abimiz ne kadar uğraşmış olsam da arabaya bir şey yapamadığımı, iki pasta cilayla cillop gibi teslim edeceğini söylemiş.


20 Ağustos 2012 Pazartesi

not

Bayram geldi, saadet havası filan, kimsenin içini pörsütmek istemem ama, benimki pörsük, n'apayım...

Bir yandan "gelsin hayat bildiği gibi, işimiz bu, yaşamak" havasına girip her şeye hazırmış tavrı takınıyoruz. Öte taraftan bu bir kabuk sadece, yaranızı kapayan; özellikle de kanamasından korkulan bir yaranızı. Bu duygu başka şeyler düşünmenize engel oluyor. Korkunuza odaklanıyorsunuz; fırtına öncesi sessizliğiyle kendinizi dinliyorsunuz.

Yine oluyor işte. Niye "biz"li cümleler kullanıyorum yine?
İçten içe maksadım, durumumu herkesçe yaşanılanlaştırıp olağanlaştırmak. Herkesin zaman zaman pörsüdüğüne inandırmaya çalışıyorum kendimi. Evet, neyse.

İçinizde bir şeyler kopacak gibi oluyor. Başka şeyler düşünemiyorsunuz.

Başka şeyler düşünemiyorsunuz, kafanız oraya, kendinize takılıp kalıyor.

Öyleyim işte, düşünüp anlatmam gereken pek çok şey var ama yazamıyorum. İyi gitmiyor, iyi gitmiyorum. Başka şeyler düşünemiyorum.

İnsanların g.tleriyle düşünmelerinden çok rahatsızım mesela, bu konuda söylemem gereken şeyler var bir süredir.
Bir de, geçenlerde kadınların neden siyaset gibi ciddi konularda yazmadıklarına, neden çoğunlukla ev, dekorasyon bok püsür, "hafif" konularda yazma eğiliminde olduklarına dair bir makale okudum. Çok iyiydi, ne zamandır ben de bunu düşünüyordum zaten. Ama şimdi düşünemiyorum. Hakkında bir şey söyleyecek kadar düşünemiyorum üzerine. Sosyal içerikli yazılara yoğunlaşacak, otu sapı eleştirecek kadar düşünemiyorum bu sıralar; doluyum. Bomboş ve dopdoluyum.

Ters giden bir şeyler var. Hiç özlemediğim zamanlara geri dönüyorum içimde. Ne aradığımı da bilsem iyiydi. İçime saklanıyorum sadece.

Her neyse, düşünemiyorum. Bunu söylemek için geldim. Travmam geçince dönerim.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

bostanlık dana bulunur

Sanal bostanlarına laf attım diye bozulan rençber kardeşlerimiz olmuş. Şimdi kendilerine organik açıklamalarda bulunacağım ve onlar da hemen gidip tarımla tanışıp yerleşik hayata geçecekler.

Size anneannemin ve annemin bahçelerinden ayrı ayrı enstantaneler sunayım. Siz bir karpuzun geçirdiği evreleri bilir misiniz?



Böyle vitamin olarak başlar kökenindeki hayatına. Sonra şişer şişer tostoparlak bir karpuz olur. Kavun değil kıçını koklayıp anlamayamazsınız olmuş mu olmamış mı. O zaman köken denen, sap kısmına bakacaksınız. Kuruysa koparabiliyorduk herhalde, şimdi bu ayrıntıyı tam bilemedim.

                                                

Toprağa basıp kötü enerjimizi atıyoruz, organik morganik yiyerek de toksinlerimizden kurtuluyoruz, böylece üççüs yaşına kadar yaşayıp dünyaya kazık çakıyoruz. Tabi. Sıhhi boyutu mutlaka ki gerçek ama bir de duygusal boyutu var olayın. Anneannemi hayata bağlayan temel şeylerden biri bu bahçe. Gidip iki ot yolup ayrık çapaladı mı kadının yüzü gülüyor; mahsulünü topladıkça kabaklarıyla arasında bir duygu seli, patlıcanlarına karşı bir duyarlılık başlıyor. Toprak, insana da hayat veriyor.

Aynı bahçede arayabileceğiniz her çeşit sebze meyve yetişmekte. Mango guava neyin yok mu? diyerek şansını zorlayacak olanlara şunu bir görmelerini tavsiye ediyorum: 





Bir bamyanın dramı


Kendisi önceki hayatında bir bamyaydı. Bu, tohuma kaçmış hali. Niye gülüyorsunuz yahu?  Hepimizin başına gelecek olan bu.

Diyeceğim o ki, facebook tarlalarında çapa kazıp, havuzlarında balık tutmayın. Hepimizin içinde bir dana var, salın gitsin bir gerçek bostana.




11 Ağustos 2012 Cumartesi

İçiyorsam sebebi var

Saat bu saat, karpuz peynir ekmek yiyorsam bir sebebi var. Uykum yok, canım sıkılıyor, açım. Bu üçünü topla ne etti? Diğer üçlü: karpuz, peynir, ekmek.

Gündüzleri uyuyunca geceye uyku diye bir şey kalmıyor. Halsiz ve kanı çekilmiş sülük gibi bir koltuğa yığılıp kalmış bir beden kalıyor geriye. Uykulara dalası var, var olmasına; ancak uykunun ona gelesi yok.

Bir kere bugün baştan aşağı mutsuz ve olumsuz bir gündü. Alınan haberler, başıma gelenler, düşüncelerim...

Üstüne bir de canım sıkılıyor. İnternette de yapabilecek, zaman geçirebilecek şeyler bulamıyorum ben. İtiraf edeyim, ben interneti etkin kullanamayan gruptanım. Araştırma yapmayı sevmem, zaten her şeyi merak etmem. Sırf bu yüzden okulda kalıp da akademisyen olmayı göze alamadım. Oyun oynamaktan da çok sıkılıyorum. Öyle internette tarla çiftlik sahibi olmaktan da özellikle kaçınıyorum; bu sanal rençber tayfası dışarıdan çok embesil görünüyor zira. İnsanlarla konuş et, o da bir yere kadar.

Hani bu Starbucksların, genelde alt katlarında rastlanan, bir venti latte alıp saatlerce laptopundan başını kaldırmaksızın oturan, harıl harıl çalışıyor izlenimi veren, kanvas pantolonlu kareli gömlekli, kirli sakallı, dağınık saçlı, kemik gözlüklü cool'ları var ya, hastasıyım.

Tez mi yazıyor acaba onlar? Ne bileyim, cafede? Proje mi yazıyorlar ya da acaba? Kesin çok önemli bir şey orası tamam da, ne olabilir. Ezik ve asalak görünmek istemediğim için de kimselere soramadım bugüne kadar. Öyle, içimde bir yaradır Starbucks'ın coolları. Aranızda onlardan biri varsa çıkıp konuşsun artık.

Adam havuç toplayıp domates dikiyormuş bir de... Iyyyy. Bırak tamam, gerisini hayal etme. Ziyan herif.

Neyse, bende laf bitmez..
Nasıl da tosur tosur uyuyorsunuz şimdi dimi? Böyle sağdan sola bile dönmeden? Yuh.

9 Ağustos 2012 Perşembe

büyüdün diyorlar bana, ağlayasım geliyor o zaman

Oğ, çok fena.
İnsan, başka insanlardan ya da her türlü dış etkiden uzak kaldığında, içgüdüsel olarak kendi öz cinsiyetinin ruhunda olan yahut toplumda bu cinsiyetin payına düşen davranış ve eğilimlere meylediyor olmalı.

Evet. Bence de bunu biraz basitleştirelim.

Diyorum ki, nicedir evde tıkıldım kaldım; annem, babam, yengem, birkaç kuzen, yoldan geçerken sağ olsunlar iki laf atmayı ihmal etmeyen bir iki komşu hanımdan başka görüştüğüm kimse yok. Vücut da ruh da nadasa bırakıyor kendini. Sohbet etme yetisi unutuluyor. Fikir üretme bitiyor. Başka insansızlıktan, bir araya gelip oturan külçe bedenler oluyoruz.

Hah işte o zaman, bu inzivanın içinde ben de kız gibi davranıyorum. Buraya bağlayacaktım.

Sosyal bir hayatım varken, rahat giyinir, hatta ölür de rahat giyinir biriyim-idim. Saç baş, keza. Şimdi bazen saçlarımı sarıyorum. Sonra açıp şekil veriyorum, bitince gelip televizyonu açıyorum. Oturuyorum öyle. Şekilli mekilli. Öğlenleri Aşk-ı Memnu'nun tekrarını veriyorlar. Bazen NTV'de daha ciddi programlar izliyorum. Balkonu yıkayıp, geçen arabaları beğendiğim de oluyor.

Tırnaklarımı yapıyorum arada. Sonra akşam yemeği için bir şey hazırlanacaksa ona yardım ediyorum. Bazen tırnaklarımla eş zamanlı olarak çamaşır makinesi de bitiriyor. Kalkıp çamaşırları asıyorum. Tek tek, gere gere.

Geçenlerde hayli yüksek ve dolgu topuklu sandalet aldım ben. Çok da isteyerek aldım hem de.
O güne kadar topuklu ayakkabıyı birkaç kez salon düğünlerinde giydim. Ayaklarım da bebek mezarından hallicedir hani. Bu yaşıma kadar spor ayakkabının rahatlığı içinde keyiflerince büyüdüler maşallah, ellemedik. Bir gün belki ben de zarif ayakkabılar giymek isterim diye bir düşüncem, en azından bir şüphem olsaydı o vakitler, gerekirse Çinliler gibi tahta kalıplara sokardım belki ayaklarımı. Ceylan gibi de seke seke gezerdim şimdi otuz beş numaralarımın üstünde.

Geçen gün bir yerde, beni çocukluğumdan beri görmemiş bir komşu kadına rastladık. Kadın bir yandan hal hatır ederken bir yandan da beni süzdü, süzdü... Sonra tipik komşu teyze davranışı gereği, anneme benim yanımda benimle ilgili, Ay Emine maşşallah ne kadar büyümüş bu, aa iyice serpilmiş de gelinlik kız olmuş dedi.

Bu cümleden sonra ben oradan uzaklaştım. Çünkü o anda üçümüz de, bu küçücük mahallede 1950'lerin kafasını sürdürmekte olan bu küçücük kadının, bana damızlık kız gözüyle baktığının farkındaydık. İrkilmiştik. Annem de, beni henüz ne kendimin ne de ailemin sokmadığı bir kalıba sokan bu fütursuz kadından kurtulmaya çalıştı. Seneler sonra bu yersiz samimiyet hakkını kendinde nasıl gördüğünü bilemedik.

Demek ki gözle görülür derecede büyümüşüm artık. Başka hiç ihtimal kalmamış. Demek ki kendi öz vücudum, metabolizmam ve hatta biyolojik saatim de olayın farkında; bir ruhum kalmış oralı olmayan, oralı değilmiş gibi davranmaya çalışan.

Eğer bu haller genç kızlığın son demleri ve kadınlığa geçiş dönemi anlamına geliyorsa, keşke bu kadar göstere göstere geçmese genç kızlığım. Keşke bu kadar farkında olmasam alışkanlıklarımın, rahatlıklarımın değişmekte olduğunun.
Demiştim, beni bu bilinç öldürecek.

Bu kadar işsiz güçsüz ve domestik seyretmekte olan hayatımın da buna katkısı çok büyük biliyorum. Ve yine biliyorum ki okullar açıldığında çalışmaya başlayacağım. O zaman, sabahları saçımı burup burup tepeye tutturmaktan ibaret olacak bütün havam. Ya da bazen aynaya bile bakmadan bir tarak vurmaktan. Yine üşeneceğim ve salaş salaş işe gideceğim günleri dört gözle bekliyorum.

5 Ağustos 2012 Pazar

terliksiden hallice

Ne anlamı var? Gerçekten...
İnsanlığımızı sorgulamak diye son derece etkisini yitirmiş bir söylemle başlıklandırabiliriz bu yazıyı. Böylece siz de bu satırı okuduktan sonra pencereyi kapatırsınız. Amaan. Karamsar, ciddi, sıkıcı bir atmosferin eşiğinde olduğunuzu hisseder, belki popüler yayınlarıma bakarsınız, belki başka, neşeli bir bloga gidersiniz.

Haklısınızdır. İnsan kendiyle yüzleşmeyi de, ülkenin dertlerini düşünmeyi de, insanlığı sorgulamayı da sevmez. Milyar milyonlarca komiklik, mikilik varken hayatta ve internette...

Bu koskoca dünyada, aynı yollardan dünyaya getirilmiş milyarlarca insan varken, sapına kadar eşit doğmuş olmamıza rağmen, milyarlarcası aç, milyarlarcası işsiz, milyarlarcası kanser, milyarlarcası kalpsiz, milyarlarcası zengin ve milyarlarcası da şerefsizken, benim bu ceketin altına hangi pantolonu giyeceğime dakikalardır kafa patlatmamın ne anlamı var?

Ya da başka bir kadının dünyanın bir yerinde, sırf kemerin rengi tutmadı diye dükkan dükkan gezmesinin,  bulamayınca kahrolmasının, günlerce alternatif düşünmesinin ne anlamı var?

Bu sezon beklenen şampiyonluğa ramak kala, taraftarın göt üstü oturmasına sebep olan o kaçan gol... Girse ne anlamı var?

Ee hep bunları düşünecek olursak o zaman hep mutsuz mutsuz oturalım, kimse hayatını yaşamasın, bir şeyden zevk almasın mı? diye düşünecek zihinlere selam olsun. Aklınızı öpeyim, yine totonuzdan anladınız. Geçiyorum hep'i, yavrum siz bir kere bile düşünmediniz ki. Bu neyin tafrası?

Oturup düşününce de, dünyada hiçbir şeyin iyiye gitmediğine kanaat getiriyor, üzüm üzüm üzülüyorsunuz. Yahu ne beyhude bir üzüntü. Ne beyhude bir farkındalıktır bu...

Dünya zaten iyiye gitmeyecek ki; hem iyiye gitmesin ki sonu gelsin. Zaten kural bu değil mi? Harika giden, tıkır tıkır işleyen bir şeyin sonu gelir mi hiç? Her güzel şeyin sonu geliyorsa, dünya da gün geçtikçe dibe gitmeli zaten, nesine şaşıyorsunuz?

Başka şeyleri fark etsek ya haybeden, halihazırda boka sarmış şeylere kuru kuru vah edeceğimize? Doğayı kurtarabiliriz mesela, neresinden dönülse kardır belki. İnsanları kurtarabiliriz. Çok hasta insanlar var. İlik verebiliriz. Kan verebiliriz. Bağış yapabiliriz. İyi düşünebiliriz. İyilik isteyebiliriz. İyi anne-baba olabiliriz. İyi çocuk yetiştirebiliriz. Onurlu yaşamayı üstün tutabiliriz. Bir şeye inanabiliriz. Bir dava güdebiliriz. Hiçbir şey yapmasak da destek olabiliriz. Dinleyebiliriz.

Belki çok çok eskiden olabilir, insan mahlukatın en şereflisidir filan. Yok. Biz insanlar, çok adi bir türüz. Kompleks görünümümüze rağmen, temel işlevleri yemek içmek sıçmak ve uyumak olan en basit organizmayız.


2 Ağustos 2012 Perşembe

istenmeyen kıllar

Hayatımın kıl bir dönemindeyim, belki geçici bir süreçtir ama bu kıl olduğum gerçeğini değiştirmez tabi. Böyle insanların gerekçeden sayılabilecek uzun listeleri olur; benim de varmış. Sivrisinekten davulcuya varıncaya kadar pek çok alanda haybeden sinir bozukluğu yaşayabiliyorum. Bunlardan bir seçki sunacağım sizlere. Ben bunlara sinir oluyorum:

Toplu taşıtlarda boğaz temizleyen insanlar. Yüzünüz buruşur; elinizden başka bir şey gelmez.

Kalem arkasının emilmesi. Bu özellikle de kurşun kalemse, hiç dayanılmaz; ıslak ıslak, dişlenmiş odun...

Ben mesajımı okurken, burnumu silerken, yandakiyle laflarken, işgüzar bir garsonun fişek gibi gelip bitmemiş tabağımı, hiç bana sormadan alması. Ben yemeklerin en sevdiğim kısımlarını en sona saklarım üstelik! Mesela karnıyarığın önce içini sıyırıp yerim, patlıcanlarını sona bırakırım. Mıncırılmış patlıcanlarımı görünce, tabağımı 'hea bitirmiş bu' zannıyla çekip alan bu adam da kim oluyor?! Her ortamda da hey dur lan bitirmedim daha denmiyor ki.

Her ne sebeple ise, evimize gelen dıdımın dıdısı akrabalara karşı bir, yanaktan öpülecekler mi? gerginliğinin yaşanması; şayet öpüldüyse, ikinci yanak da öpülecek mi ikilemi. Kimisi üçüncü kes bile basıyor insanı göğsüne, kestiremiyorsunuz ki. Üçüncüyü özellikle, hiç beklemediğiniz için, sanki istemiyormuşsunuz gibi bir görüntü veriyorsunuz zatın omzuna doğru giderken.

Kapı önünde sesler duyunca şimdi zil mi çalacak, biri mi gelecek gerginliği; akabinde, yastığı yerine koy, çekirdek çöplerini de kaldır, çoraplarını topla telaşı yaşamak.

Facebook profillerinde, hele de kapak fotoğraflarında, kalp içinde iki baş harf olan insanlar. Öyle sevgili olmaz ya. Öyle aşk olmaz.

Otobüste arka çapraza ne tanıdık ne tanımadık birinin denk gelmesi, inene kadar süregelen göz göze gelmeme çabası. Çünkü selam verip vermemek arasında gider gelirsiniz. Kuru bir selam yetersiz kalabilir, nasılsın? diye sorsanız,  ben de iyiyim'den sonra konuşulacak bir şeyiniz olmadığı için o diyalog da sırıtabilir. Bilemezsiniz.

Postane, banka gibi yerlerde naylon iple bankoya bağlı kalemler. Yürütülmesin veya unutulup ceplenmesin diye bağlanan kalemlerin o lanet ipleri eskir eskir, tüylenir, boyanır...
Banka demişken, buna da genelde bankalarda rastlıyorum. Memurunun gömlek düğmelerinin meme/göbek seviyesinde gerilmiş olması. Kadında da erkekte de ne kadar kötü görünüyor ya. Bir de biz üstten bakıyoruz ya, öf. Bir beden büyüğü daha mı pahalıya satılır ki bu gömleklerin...

Her şeye rağmen sevdiğim şeyler, anlar ve incelikler de var. Ama az tabi, kılım ya.

Eşe dosta candan sarılmak gibi. Şöyle uzaktan, değdi değmedi yanakları dokundurmak değil. Sımsıkı. Ne kadar güzel oluyor.  

Ayağı orta sehpaya uzatmayı hiçbir şeye değişmem. Hiçbir zigon, hiçbir fiskosta yoktur bu işlev.

Sonra, cips kasesinin kıpırdatmaksızın yerleştirilebileceği bir göbeğe sahip olan insanlar da çok güzel mesela. Oh ya ne konfor.

Sıcak ve tuzlu çekirdek yemek, yanı sıra, bakkala benimle aynı anda giren ekmek de beni mutlu eden küçük şeylerden.

Dolmuşun tam ayağımın hizasında durması ve cüzdanımdaki bozuk paraların eksiksiz fazlasız denk gelmesi de öyle.

Rastgele açtığım televizyonda sevilen bir dizinin/ filmin yeni başlamakta olduğu görmek.

Baharat dolabını açtığım zaman iç içe geçmiş onlrca kokudan hangisinin daha baskın olduğunu anlamaya çalışmak; her açışımda bir başkası daha keskinmiş gibi gelir.

Bu listede kendini bulanlar avucuma mum diksin. Ee, tek kıl ben değilim ya.